Âdem
Aleyhisselâm Dâvud
Aleyhisselâm Elyesa
Aleyhisselâm Eyyub
Aleyhisselâm Harun
Aleyhisselâm Hızır
Aleyhisselâm Hud
Aleyhisselâm ibrahim
Aleyhisselâm idris
Aleyhisselâm ilyas
Aleyhisselâm Îsa
Aleyhisselâm ishak
Aleyhisselâm ismail
Aleyhisselâm işmoil
Aleyhisselâm Lokman
Hekim Lut
Aleyhisselâm Musa
Aleyhisselâm Nuh
Aleyhisselâm Salih
Aleyhisselâm Süleyman
Aleyhisselâm Şem'ûn
Aleyhisselâm Şit
Aleyhisselâm Şuayb
Aleyhisselâm Uzeyr
Aleyhisselâm Yahya
Aleyhisselâm Yakub
Aleyhisselâm Yunus
Aleyhisselâm Yusuf
Aleyhisselâm Yuşa
Aleyhisselâm Zekerriya
Aleyhisselâm Zülkarneyn
Aleyhisselâm Zülkifl
Aleyhisselâm
|
SÜLEYMAN
ALEHİSSELÂM
İsrâiloğullarına gönderilen peygamberlerden. Dâvûd aleyhisselâmın
oğludur. Yâkûb aleyhisselâmın neslindendir. Kudüs yakınlarındaki
Gazze şehrinde doğdu. Hem peygamber hem sultandı. Çocokluğundan beri
bilgili, iyilik ve adâleti seven biri olarak tanınmıştı. On iki
yaşındayken babasının yerine geçip, sultan oldu. Daha sonra
kendisine Allahü teâlâ tarafından peygamberlik verildi. Dünyâda
hâkim olan dört kişiden biridir. Ona peygamberlik verildiği Kur'ân-ı
kerimde En'âm sûresi 84. âyette bildirilmektedir. Süleymân
aleyhisselâm; ''Yâ Rab! bana hiçbir kimsede bulunmayan bir kudret ve
devlet ihsân eyle.'' diye duâ etti. Duâsı kabul edilip, cinlerin,
rüzgârın ve hayvanların da insanlar gibi Sülaymân aleyhisselâma
itâat etmeleri emredildi. Kendisine ism-i âzam duâsı, bütün
mahlûkâtın dili ve ililerin sırları öğretildi. Peygamberlikle
birlikte ihsân edilen ilim, hikmet ve sultanlık kudretini, insanları
doğru yola kavuşturmakla ve daha iyi bir hayat yaşamaları için
kullandı. Şehirlerin kurulması, yeryüzünün imârı, yeşillendirilmesi,
fen ve sanatta ilerlemesi için emrindekilerin herbirine iş taksimi
yaptı. Yolların yapılması, taşların yontulup kazılması, demircilik
ve derin sulara dalgıçlık gibi zor işleri cinlere verdi. Çiftçilik,
çobanlık, ticâret, sanat gibi işleri de insanlara verdi. Hayvanları
da nöbet tutma, yük taşıyıp çekme gibi işlerle görevlendirdi.
İnsanlardan, cinlerden ve hayvanlardan büyük bir ordu kurdu. Hepsi
ona tâbi olup, emrine itaat etti. Süleymân aleyhisselâma verilen bu
nimetler Kur'ân-ı kerimde bildirilmektedir. Peygamberimiz sallallahü
aleyhi ve sellem hadis-i şerifte, onun duâsı hakkında şöyle buyurdu:
''Süleymân aleyhisselâm, Beyt-i Makdis'in binâsını bitirdikten
sonra, Allahü teâlâdan üç dilekte bulunmuştur: Kendisinden sonra
kimseye nasip olmayan ir mülk ve saltanat, ilâhi hükme uygun hüküm
verme kudretinin bahsedilmesi. Yanlız namaz kılmak için Mescid-i
Aksâ'yı kastedip gelenlerin analarından doğdukları gibi günahsız
hâle gelmeleri. Allahü teâlâ bunlardan ilk ikisini Süleymân
aleyhisselâma vermiştir. Üçüncü dileğinin dekabul edilmiş olmasını
umarım.'' Babasının temelini attığı, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'yı
yapmaya devâm etti. Yedi senede pek sanatkârâne bir şekilde
tamamladı. Daha sonra, Kudüs'te büyük bir saray inşâ etmeye
başlayıp, on üç senede tamamladı. Bu binâların yapımı sırasında
insanlardan ve cinlerden pekçoğu Süleymân aleyhisselâmın emrinde
çalışmışlardı. Süleymân aleyhisselâmın zamânında barış, imâr, sanat
ve ilim iyice ilerlemişti. Mescid-i Aksâ inşâedilip, çeşmeler, su
kanalları yapıldı. Köprüler, barajlar ve evler inşâ edildi.
Hükmetinin ve büyüklüğünün şöhreti bütün dünyâya yayıldı.
Zamânındaki bütün pâdişâhları ve ileri gelenleri doğru yola sevk
etti. Onun zamânında muhteşem bir saltanata sâhip olan Yemen'de,
Sebe şehrinde hüküm süren Belkıs'a mektup yazıp, Filistin'e çağırdı.
O da gelip, Süleymân aleyhisselâmla görüşerek imân etti. Belkıs'ın
Süleymân aleyhisselâmla mektuplaşması ve Kudüs'e gelmesi Kur'ân-ı
kerimde Neml sûresinde uzun beyân olunmaktadır.
Süleymân
aleyhisselâm, Akabe Körfezinden Fırat kenarına kadar, kırk sene
adâletle hüküm sürdü.Diğer hükümdârlar da kendisine bağlılıklarını
bildirdiler. Ticâret gemileri yapıp, Kızıldeniz ve Umman Denizinde
ticâret yaptırdı. Rüzgâr onun emrine verilmişti. Rüzgâra bibip
dilediği yere tahtıyla birlikte kısa zamanda giderdi. Makâmına
oturduğunda ve meclis kurduğunda kuşlar üzerine gelip, kanatlarını
yanyana gererek bir bulut gibi gölge yaparlar, güneş ve yağmurdan
korurlardı. Süleymân aleyhisselâm, beyaz tenli, güzel, nûr yüzlü,
saçı sakalı gür olup, beyaz elbise giyerdi. Çok edebli, hep
Allah'tan korkar, alçak gönüllü, yüksek şanlıydı. Miskin ve
fakirlerle oturur; ''Miskinin miskinlerle oturması uygundur.''
buyururdu. Ömrünün son ânına kadar Allahü teâlânın takdir ettiği
izzetle insanları doğru yola sevk etti. Herkes tarafından sevilmiş
olup, hiç kimse onun söylediklerine itiraz etmiyor ve onun emri
dışına çıkmıyordu. Süleymân aleyhisselâm, bir gün yapılmakta olan
büyük bir sarayın inşâsını kontrol etmeye gitmişti. Bu binâ bir su
kıyısında çok heybetli bir saraydı. Ustalar işciler, cinler, sarayın
tamamlanmasıyla meşguldüler. Sarayın balkonuna çıkıp, kendisini
yanlız bırakmalarını, hiç kimsenin yanına yaklaşmamasını emretti.
Sonra da balkonun kenarına âsasını (bastonuna) dayanıp durdu ve
etrâfı seyrederek tefekküre başladı. Bu sırada ömrü bitip, eceli
gelmişti. Azrâil aleyhisselâm gelip; ''Şu an dünyâdaki hayâtının son
ânıdır.'' dedi. Süleymân aleyhisselâm: ''Allahü teâlânın takdiri her
ne ise o haktır. Rabbime hamdolsun ki, aslâ kimseye zulmetmedim.
Rabbimin emrine itaat etmekte gecikmedim. Herkesin dönüşü Allahü
teâlâyadır. Görevlendirildiğin emri yerine getir.'' dedi. Süleymân
aleyhisselâm asâsına dayandığı halde ayakta vefât edip, uzun bir
müddet öylece kaldı. Saray inşâsında çalışanlar ise her gün işlerine
muntazaman devâm ediyor, halk da oraya gelip gidiyordu. Süleymân
aleuhisselâmı uzakta, ayakta durur vaziyette görüyorlardı. Fakat
vermiş olduğu emir üzerine hiç kimse yanına yaklaşmıyordu. Nihâyet
asâsının yere temas eden kısmını güve kurdu yiyip asâ kırılınca,
cesedi yere yıkıldı. O zaman bu hâlini görenler vefât ettiğini
anladılar. Bu husus Kur'ân-ı kerimde Sebe sûresi 14. âyette
bildirilmektedir. Süleymân aleyhisselâm her yere hükmettiğinden,
zamânında herkes imân etmiş, yeryüzündeki pek az imânsız kimse
kalmıştı. Vefâtından sonra, İsrâiloğullarının arasındaki birlik
bozuldu, İlyas ve Elyesa aleyhisselâm peygamber olarak
gönderildiler. Kur'ân-ı kerimde Bakara 102; Nisâ 163; En'âm 84;
Enbiyâ 81,82; Sebe 12, 21; Neml 15'ten 44'e kadar; Sad 30'dan 40'a
kadar olan âyetler Süleymân aleyhisselâm hakkındadır. Süleymân
aleyhisselâm, Mescid'i Aksâ'ya Mûsâ aleyhisselâmdan beri nesilden
nesile geçerek gelen, Tevrât'ın içinde bulunduğu Ahid sandığını
(Tâbût-i Sekineyi) koydu. Çünkü Mûsâ aleyhisselâm, ümmetinin
âlimlerinden, Tevrât'ın Ahid sandığına konularak muhâfaza edilmesini
istemişti. Bu durum Mescid-i Aksâ'nın Buhtunnasar tarafından
yıkılmasına kadar devâm etti. Buhtunnasar, Kudüs'ü alınca, şehri
yakıp yıktı. Mescid-i Aksâ'da bulunan altın, gümüş ve diğer
mücevherleri alıp Bâbil'e götürdü. Buhtunnasar'ın Kudüs'ü
yağmalaması esnâsında, hakiki Tevrât ve Zebûr yakılıp yok edildi.
Muhtelif kimselerin hatırlarında kalan âyetlerini yazmaları
neticesinde, Tevrât isminde birbirlerini tutmayan çeşitli risâleler
ortaya çıktı.
Milâddan yaklaşık dört yüz sene evvel yaşamış
olan Azra bunları topladı ve şimdiki Ahd-i Atik'teki Tevrât'ı yazdı.
Süleymân aleyhisselâmın dokuz çeşit mûcizesi vardır.
Mûcizeleri: 1-Sebe sûresi on ikici âyetinde
bildirildiği üzere, rüzgârlar emri altındaydı. 2-Süleymân
aleyhisselâm denizi geçmek istediği zaman, suyu çekilerek yol
açalır, geçtikten sonra yine kapanırdı. 3- Âyet-i kerimede
bildirildiği üzere, bütün cinniler emrindeydi. Ne zaman istese,
kendisine, büyük büyük köşkler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler,
tencereler yaparlardı. 4-Süleymân aleyhisselâmın bir mührü
vardı. Üzerinde ism-i âzam duâsı yazılıydı. O duâ ile her istediği
kolay olurdu. 5- Karıncalara varıncaya kadar her hayvanın sesini
işitir, dillerini anlardı. 6-Nereye gitmek istese, rüzgâr emride
olduğından, kürsüsünü kaldırır, kürsüsünü berâberinde götürürdü.
7-Cinniler vâsıtasıyla denizdeki incileri, cevherleri yerde
bulunan defineleri bilirdi. Kendisine Allahü teâlâ tarafından
bildirilmeyen birşey yoktu. 8-Neml Vâdisinde, maiyetiyle berâber
bir dağ üzerine konup, kaldığı esnâda o dağın yeşillik, çimenlik
olması için, mübârek ellerine bir miktar su alıp, avucuyla o dağa
serpti. Derhâl dağın üzeri çayırlık çimenlik oluverdi.
9-Süleymân aleyhisselâm bir yere gittiği vakit, berâberinde
duvarlar da giderdi.
Hz. SÜLEYMAN'IN
SALTANATI (2) Hz. Davud'un on dokuz oğlundan Süleyman
aleyhisselâm on üç yaşında onun varisi olarak yerine geçti ve
insanlar arasında hak ve adalet ile hükümler yerine getirmek
hususunda peygamberlik ve hükümdarlık makamını tuttu. Allahü
Teâlâ'nın nimetlerini anlatıp teşhir ederek kendilerine verilen
faziletli ilmi ve mucizeleri tasdik için halkı davet etmek üzere:
-Ey insanlar! Bize kuş mantıki, kuş
dili öğretildi, dedi. Süleyman aleyhisselâm Allahü Teâlâ'nın
kendisine kuş mantıkî ve kuş dilini öğretmesini söylemekle
peygamberliğini anlatmış oluyordu. Hükümdarlığını da ifade etmek
için şöyle dedi:
-Bize her şeyden
verildi. Şüphesiz ki bu öğretilen ilimle verilen servet herhalde
apaçık bir ihsandır. Allahü Teâlâ'nın hamd ve senaya lâyık o'an ve
mü'min kullarından bir çoğuna bile nasip olmamış bulunan o açık
fazilet ve ihsanıdır ki, bunun şükrünü eda etmek için Allah'ın
kullarını bu nimetten istifadeye davet etmek bir vazife teşkil eder.
Allahü Teâlâ, Süleyman aleyhisselâma insan, cin ve kuşlardan
kurulu ordular ihsan etmişti. Bunlar baştan sona zabt ve
mertebelerine göre kumandanlarıyla sevk ve idare
olunuyorlardı Süleyman aleyhisselâm bu muhteşem ordusuyla bir gün
yola çıkmıştı. Karınca Vadisi üzerine vardıkları zaman dişi bir
karınca arkadaşlarına:
«Ey karıncalar!, yerlerinize,
yuvalarınıza çekilin, yoldan savulun; Süleyman ve askerleri sizi
kırmasınlar. Bile bile bir karıncayı sebepsiz öldürmezler amma
farkında olmazlar da kırar geçirirler. Onun için yerlerinize çekilin
de kendinizi kırdırmaya sebep olmayın.» Diyerek edep ve nezaket
dâiresinde hakimane bir şekilde maiyyetini korudu ki burada ince bir
karınca siyaseti vardır.
Fahruddîni Razî der ki: Bâzı
kitaplarda gördüğüme göre karıncanın diğerlerine içeriye girmelerini
emretmesi şunun içindir ki kavmi, Süleyman aleyhisselâmın
saltanatını görürler de Allahü Teâlâ'nın kendilerine olan nimeti
hakkında nankörlüğe düşerler diye korktu. «Sakının sizi kırmasınlar»
demekten muradı bu idi, yani kuvvei mâneviyyelerinin kırılması idi.
Bu suretle bunda Dünya erbabı ile oturup kalkmanın mahzuruna bir
tenbîh vardır.
Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm o
karıncanın sözünden gülercesine tebessüm etti. Karıncanın kavmi
hakkındaki tedbir ve siyaseti ile kendi askeri hakkındaki güzel
görüşü hoşuna gitti. Muhtemelen bir karıncanın bunları medih
makamında şuursuzlukla mazur görmesi de tuhafına geldi. Ve onun
bütün bu duygularını Allahü Teâlâ'nın kendisine bildirmesinden de
memnuniyetle pek duygulanarak şöyle dua etti:
«Ey Rabbım!.
Beni nefsime zabit kıl ki bana ve valideynime ihsan buyurduğun
nimetine şükredeyim ve hoşnut olacağın iyi bir amel yapayım ve beni
rahmetinle salih kulların içine dahil buyur.»
Süleyman
aleyhisselâm bu duâsıyla Rabbından iki şey istedi. Evvelâ kendini
nefsine bırakmayıp doğrudan doğruya idare ederek nefsine hâkim
kılmasını istedi. Bunda da hususiyle iki maksat gözetti; birisi,
kendine ve ana - babasına olan geçmiş nimetlere şükür, diğeri de
gelecek için rızaya uygun olacak şekilde iyi hizmetler yapmaya
muvaffak olmak, ki bunun ikisi dünyada âhiret sevabının vesilesini
talep, ikincisi de, salih kulların içinde rahmetine dahil buyur,
diye âhiret sevabının kendisidir. Burada salihlikten murad, tam ve
kâmil mânâda bir salihliktir ki, hiç bir günâh lekesi olmayarak
Rahman'ın rahmetine kavuşmaktır. Saltanat tecelliyatının harikalar
koparıcı bir deminde Hz. Süleyman'ın bu duası ile ibraz ettiği kudsî
ruh, fazilet hisselerinin başı olmak lâzım gelen devlet adamlarına
çok yüksek ilhamlar verecek dersleri ihtiva eder.
Süleyman
aleyhisselâm bu duasından sonra kuşları, uçar kuvvetleri teftiş
etti. Devlet adamlığı, Devletin kuvvetlerini ve işlerini parçalarına
varıncaya kadar tetkik etmeyi icab ettiriyordu. Bu teftişinde
araştırmalarını bitirdikten sonra:
«Ben niye Hüdhüd kuşunu
görmüyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Elbette ona şiddetli bir
azap ederim veya boynunu keserim, yahut da bana her halde açık
kuvvetli bir delil getirir.»
Kadı Beyzavî'nin naklettiği
şekilde rivayet olunuyor ki, Süleyman aleyhisselâm Beyti Makdis'in
binasını tamamlayınca hac için hazırlanıp Harem-i Şerife gitti.
Burada dilediği kadar kaldıktan sonra Yemen'e doğru yola çıktı.
Sabahleyin Mekke'den çıkıp öğleyin San'aya vardı. Buranın arazisi
hoşuna gitti ve oraya konakladı, fakat, su bulamadı. Hüdhüd ise
keşifçisi idi. Suyu iyi bulurdu.. Bunun üzerine araştırdı bulamadı.
Çünkü Süleyman aleyhisselâm indiği sırada o havada bir devir yapmış
diğer bir Hüdhüd'ün durduğunu görmüş yanına inmişti, ikisi
anlaşmışlar, bunun üzerine onun anlattığını görmek üzere beraber
uçmuş daha sonra ikindiden sonra gelip anlatmıştı. Beyzavî bunu
naklettikten sonra:
«Allahü Teâlâ'nın taaccüp edilecek
kudretinde ve has kullarına bahşettiği hususiyetlerde belki bundan
daha büyük şeyler vardır, Onları tanıyanlar tasdik edip hürmet
duyarlar, imân sânından olmayan inkarcılar da bıkar ederler» diye
bir ihtar yapmıştır.
Burada kuşun bir posta veya keşif
teyyaresi gibi düşünülmesi de mümkündür. Tayyareyi gören zamanımız
inkarcılarının bunları inkâr etmesi ise büsbütün
manasızdır. Derken bekledi, çok geçmeden Hüdhüd geldi ve
mazeretini beyan eden açık ve kat'î bir delil ile gelerek:
«Ben senin henüz varamadığın yere vardım, dolaştım,
keşiflerde bulundum. Sence tamam olmayan bilgileri etraflıca
kavradım. Sana Sebe'den ehemmiyetli, yakîn bir haber getirdim. Ben
orada bir kadın buldum ki onlara hükümdarlık ediyor. Kendisine her
şeyden verilmiş ve azametli bir tahtı var. Ben o kadını ve kavmini
Allah'a değil, Güneş'e secde eder olarak buldum. Şeytan onlara
amellerini yaldızlamış, bu suretle Allah'a secde etmemeleri için
kendilerini yoldan sapıtmış da doğru gidemiyorlar. O Allah ki
Göklerde ve Yerlerde gizliyi çıkarır ve neyi saklıyorlar, neyi
açıklıyorlarsa bilir. Allah'tan başka ilâh yok ancak O, O büyük
Arş'ın sahibi O, dedi.
Hüdhüd'ün anlattığı bu kadının ismi
Belkıs binti Şerahîl veya Belkıs binti Hed'hâd ibni Şerahbil olarak
bildirilmekte ve 20 sene hükümdarlık ettiği kaydedilmektedir.
Hüdhüd'ün ifa ettiği hizmetin zevkiyle neşeli bir şekilde
«senin varmadığın yerlere vardım» diye söze başlamasında Süleyman
aleyhisselâma Allahü Teâlâ tarafından bir ikaz cilvesi vardır.
«Ehemmiyetli, yakîn bir haber getirdim» demesinde, Devlet kapısına
arz olunacak haberlerin iyi tahkik olunarak şüpheden salim olmasının
lüzumuna işaret vardır. Belkıs'ın servet ve saltanatını azametle
vasfetmesi de Hz. Süleyman'ı heyecana getirmek içindir.
Fakat dikkate şayandır ki Süleyman aleyhisselâm Hüdhüd'ün
diğer anlattıklarına hiç ehemmiyet vermiyor ancak b kadının ve
kavminin Allah'ı bırakıp Güneş'e taptıklarını anlatınca, o vakit:
-Bakalım, doğru musun yoksa
yalancılardan mısın? dedi. Böylece Hüdhüd'ün «yakîn bir haber»
teminatını kâfi görmedi, haberi vahid ile amel etmedi. Zira bir
taraftan başkasının hukuku taalluk ediyordu, aynı zamanda Hüdhüd
kaybolmuş olmak itibariyle töhmet altında bulunuyordu. Bu bakımdan
tahkik ile amel etmek; gerekiyordu. Bunun için şu emri verdi:
-Şu mektubumu götür de onlara bırak,
sonra dön kendilerinden de bak neye varacaklar;
Burada
Hüdhüd bir posta hizmetinde kullanılmış oluyor. Fakat bunda bir
güvercinin mektup götürmesinden fazla bir şey var. Çünkü bıraktıktan
sonra çekilip netice hakkında bir tecessüs yapması da emrolunuyor.
Hüdhüd bu emri ifa etti. Onun için Belkıs:
«Ey milletin
ayanı, ileri gelenleri, dedi. Bana bakın: Bir mektup bırakıldı bana;
çok mühim, Süleyman'dan ve şöyle: «Bismillahir-rahmanirrahîm.
Doğrusu bana karşı kafa tutmayın da müslim olarak gelin bana.» Ey
milletin eşrafı, ey heyet, bana bir fetva verin. Bu işimde,
vereceğim emir hakkında sizler bana şahit olmadıkça, siz hazır
olmadıkça ben hiç bir iş yapmış değilim. Şimdiye kadar Devlet
işlerinden hiç birinde diktatörlük yapmadım, sizin reylerinizi
almadan hiç birini kendiliğimden icra mevldine koymadım, her ne emir
verdimse sizlerin huzurlarınızda ve reylerinizi alarak verdim. Onun
için bu mektup işinde sizin fetvanızla kuvvet almak istiyorum.»
»«Sîzler şehadet etmedikçe» denilmesinden bunların mühim işleri
müşavere için huzurunda toplanması mutad olan bir heyet olduğu
anlaşılıyor. Bunların her biri on bin kişiyi temsil etmek üzere üç
yüz on iki kişi olduğu da rivayet edilmiştir.
Bu heyete irad
olunan bu noktada şimdiye kadar hükümet emrinde diktatörlük
yapılmamış olması Övülmek ve reylerinin esas tutulmuş olduğu beyan
olunmak suretiyle cemile gösterilerek meşveretin ehemmiyeti tesbit
edilmiştir ki, bunun zahirî bir parlâmento idaresi emir ve kumandaya
müdahale derecesine varmayan meşru bir meşveret ve fetva verme
mahiyetinden ileri gitmediği için müfessirler burada yalnız
istişarenin ehemmiyetinden bahsetmişlerdir.
Bu heyet
Belkıs'a şöyle dediler: -Biz kuvvet
sahipleriyiz ve şiddetli bir harp ehliyiz.
«Biz» diyenler
şahıslarını değil, mektuba muhatap "olan topluluğun, yani
Devletlerinin kuvvetini kasdederek teslim olmamak için harbetmek
lâzım geleceğini düşünerek kuvvetimiz vardır, şiddetli harp
edebiliriz diyorlar, / bununla beraber harbetmeyiz demiyorlar; ve
emre müdahaleyi uygun görmüyorlar da harp olmaksızın bir çare
bulunabildiği takdirde memnun olacaklarını andırır bir şekilde
selâhiyeti teslim ve siyasî edebe riayet ile sözü şöyle
bitiriyorlar:
-Bununla beraber emir
sana aiddir. Bak şimdi ne emrediyorsun? Harp mi yaparsın, yoksa
sulha çare mi bulursun? Bunun üzerine Belkıs dedi ki: -Muhakkak ki hükümdar kısmı bir memlekete harp
yoluyla girdikleri vakit onu bozar perişan ederler. Azîz olan
ahalisini zelîl kılarlar. Kati, esaret, haps ve yoketme vesaire gibi
çeşitli zillet ve felâkete mâruz kılarlar. Böyle de yaparlar mı
yaparlar. «Bana kafa tutmayın» diyen Süleyman da böyle yapar. Bu
itibarla harpten mümkün olduğu Kadar sakınmak ve memleketi istilâya
sebebiyet vermemek icabeder. Ve her halde ben onlara bir hediye ile
elçi göndereceğim de bakacağım; gönderilenler ne ile dönecekler?
Yani bu şekilile onların huylarını yoklayacağım da ona göre hareket
edeceğim. Bakalım mal ile savulabilecek kimseler mi?
Bu
karar üzerine gönderilen elçi Süleyman aleyhisselâma vardı. Fakat o
bu hediyeyi kabul etmeyerek şu suretle reddetti: -Mal ile bana imdad mı ediyorsunuz? Allah'ın bana
verdiği size verdiğinden daha iyi. Hayır siz hediyenize
güveniyorsunuz. Dön onlara, vallahi karşı gelemiyecekleri ordularla
varırım da oradan kendilerini zinetler içinde hor, hakir oldukları
halde çıkarırım.
Elçiler Belkıs'e varıp Süleyman
ale'yhisselâmın dediğini anlattıklarında «bilmiş olunuz ki, vallahi
bu sade bir hükümdar değil, biz buna takat getiremeyiz» demiş ve
tekrar bir elçi gönderip «milletin beyleriyle huzuruna geliyorum,
emrini ve davet ettiğin dinini görmek arzusundayım» diyerek
beraberinde büyük bir toplulukla hareket etmiş ve tahtını
köşklerinin en sağlam ve muhafazalı yerine koydurup kapıları
kilitleyerek ehemmiyetli şekilde emniyet altına aldırmış idi.
Süleyman aleyhisselâm onların hediyelerine güvendiklerini
bilmişti. Bunun üzerine hediyelerini tehditli bir şekilde iade
edince tekrar geleceklerini de bildiğinden gelir gelmez imânlarına
vesile olacak bir harika göstermek istedi ve yanındaki askerlerinin
kumandanlarına şöyle dedi: — Ey heyet! O kadının tahtını kendileri
bana müslim olarak gelmezden evvel hanginiz getirir?
Cinlerden şer ve kötülükte ileri gitmiş, tuttuğunu devirir,
kuvvetli, becerikli, ele avuca girmez bir ifrit: -Ben o tahtı makamından kalkmadan evvel sana
getiririm. Muhakkak ben bu işi yapmaya karşı her hâlde kuvvetliyim,
eminim; hem kolay getiririm hem de hiç bir hiyanet etmem, değiştirip
bozmadan hiç bir şeyi kaybetmeksizin getiririm, diye te'kidlerle
teminatta bulundu.
«Makamından kalkmadan evvel» diyor ki,
Süleyman aleyhisselâm'ın makamında her gün sabahtan öğleye kadar
oturduğu rivayet edilmektedir.
Nezdinde kitaptan bir ilim
bulunan bir zat ise: -Ben o tahtı sen
gözünü kırpmadan evvel getiririm, dedi. Böyle derdemez de Belkıs'ın
tahtını yanında durur vaziyette gören Hz. Süleyman şöyle dedi:
-Bu Rabbımın mutad cereyan eden
sünnetinden değil, fazıl ve ihsanındandır. Bu beni imtihan için ki,
şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü? Her kim şükrederse sırf kendi
lehine eder, her kim de nankörlükte bulunursa şüphe yok ki Rabbım
ganîdir, kerem sahibidir.
Nezdinde kitaptan bir ilim bulunan
bu zatın Hızır aleyhisselâm, Süleyman aleyhisselâmın kendisi ve
alimlerin ekserisine göre veziri Asaf ibni Berhıya'dır ki Sıddik
olup dua edilince icabet olunan ismi âzami bilirdi. Hz. Süleyman'ın
bir mucizesi olmak üzere veziri böyle bir keramet göstermiştir.
Şüphesiz ashabından böyle bir kerametin zahir olması kendisinin daha
çok yüksekliğine delâlet eder. Ve bu ilim ona verilen ilimden
olduğunu anlatır. Bu taht, Hz. Süleyman'ın San'ada bulunduğu
rivayetine göre üç günlük mesafeden getirilmiş oluyor. Zira San'a
ile Sebe' arası bu kadar zamanda katediliyordu. O sırada San'adan
dönüp Şam arzında bulunduğu rivayetine göre ise iki aylık mesafeden
getirilmiş olmaktadır. Bu kadar mesafeden bir taht göz kırpıncaya
kadar nasıl gelir? Şüphe yok ki bu alelade vak'alardan değil bir
keramet ve mucize olmak üzere söz konusudur. Âsaf'ın bunu söylemesi
ile getirmesi bir olmuştur. Yani söyleyinceye kadar getirmişti.
Çünkü ilmini biliyordu. Bir saniyede binlerce kilometre sür'at,
zamanımız fen efkârının düşüncesine alışmış olduğu meselelerdendir.
Mühim olan nokta ancak bu hareketi yapmak için tatbik olunacak
kuvveti bilmekten ibarettir. Bir sâkiada, bir cereyanda, bir
telgrafta görülen bu sür'at bir kütlede de görülebilir. Yalandan
tesir icra ettiğini gördüğümüz iradenin bir telsiz gibi uzakta da
âmil olduğunu gösteren misâller de yok de'ğildir. Bu cazibe ile
cisimlerin fezada uçuştuğu, bir irade ile uzuvların bedende oynadığı
gibi bir irade ile afaktaki bir cismin mekân atlaması da Kitap'ta
Levhi Mahfuz'da sabit plan ilimdendir.
Tahtın gelmesinden
sonra Süleyman aleyhisselâm maiyyetine şu emri verdi: -O kadın için tahtını yabancılaştırın, o değilden
gösterin. Bakalım doğruyu bulacak mı? Kendi tahtı olduğunu bilecek,
vaziyeti kavrayacak, hakikati anlayacak mı? Yoksa yola gelmezlerden
mi olacak?
Tahtının getirilmiş olması hayret verici bir
tasarrufla mülk ve saltanatının elinden alınmış olduğuna delâlet
eder. Böyle müthiş bir anda o tahtın, onun tahtı değilmiş gibi
gösterilmesinde ve değişiklikler yapılmasında büyük bir nezaket
ibraz edilmiş ve bununla Belkıs'ın istidadı üzerinde, bir tecrübe
yapılmak istenmiştir.
Belkıs, Süleyman aleyhisselâmın
huzuruna geldiği zaman: -Böyle mi senin
tahtın, denildi. Bu senin tahtın, denilmedi, o değilmiş gibi
gösterildi. Sebe' melikesi Belkıs: -Sanki o, o bununla beraber bize bundan evvel ilim
verildi. Bu mucizeden önce Hüdhüd'ün mektup getirmesi gibi müşahade
ve diğer duyduklarımız ile Allahu Teâlâ'nın kudretine ve senin
peygamberliğinin doğruluğuna ilmimiz hâsıl oldu. Ve müslüman olduk,
inandık teslim olduk, dedi.
Hiç şaşırmadan vaziyeti olduğu
gibi kavrayarak idarei kelâm etti. öyle de evvel niye gelmemişti?
Daha evvel Allahü Teâlâ'dan başka taptığı şeyler, dünya saltanatı
kendisini alıkoymuştu. Çünkü kâfir bir kavimden idi.
Kendisine köşke girmesi söylendiği zaman köşkün etrafını
görünce bir deniz sandı ve inciklerinden Bunun üzerine Süleyman
aleyhisselâm: -O sırçalardan döşenmiş
cilâlı, parlak bir meydandır. Bir sırça saray ve içinden meydanına
kadar büyük bir havuz yapılıp su salınmış, içine balık vesair deniz
hayvanları konulup üzeri şeffaf cam ile döşenmiştir.
O zaman
Belkıs şöyle dedi: -Ey Rabbım!. Şüphe yok
ki ben önceden nefsine zulmetmişim, boş şeylere tapmışım. Şimdi
Süleyman'ın yanında islâm'a erdim, âlemlerin Rabbı Allah'a teslim
oldum.
Müfessirlerin ekserine göre Süleyman aleyhisselâm
Belkıs'ı zevceliğe kabul etmiş ve mülkünde bırakmıştır.
Ataları Sebe ibni Yeşcüb ibni Ya'rub ibni Kahta'nın namıyla
anılan Sebe kavmi önceleri Güneşe taparlarken, melikeleri Belkıs
idaresinde Hz. Süleyman'a itaat ederek memleketlerini kurtardıktan
başka hayli yükselmişlerdi. Merkezleri ve meskenleri Yemen'de Me'rib
şehri idi.
Vaktiyle bunların iskân ettikleri yerde bir ibret
vâki olmuştu. Şöyle ki; sağ ve soldan iki Cennet, iki taraflı bağlar
ve bostanlar hal lisanı ile diyorlardı ki:
-Rabbınızın rızkından yiyin de O'na şükredin. Bu
nimetlerinin kıymetini bilerek ona göre ibadette bulunun. Çünkü
beldeniz bir belde, tayyibe, gayet hoş bir belde. Rabbınız mağfireti
çok bir rab. Önün için şükrünü bilin de iyi hizmetler edin.
Fakat buna Sebe'liler itiraz ettiler. On üç peygamberleri
kendilerini hakka davet ettikleri halde şükürden kaçındılar,
hizmetine bakmadılar. Bu hareketlerinin bir cezası olarak da Allahü
Teâlâ üzerlerine Arim deresinin ve seddinin selini salıverdi.
Bu Arim şeddi öyle ihtişamlı idi ki, ilk olarak Sebe ibni
Yeşcüti tarafından yapılmış ve ona yetmiş kadar çay akıtılmış, uzak
vadilerin selleri içerisine çevrilmişti. Daha sonra Yemen
kabilelerinin babası olan Hmıyer tamirler yapmış, Lokmanı Ekber ibni
Ad taşlarını kalay ve demirle perçinlemiş, Zülkarneyn inşaalarda
bulunmuş, Belkıs da iki dağ arasını taş ve zift ile kapatarak menbâ
ve yağmur sularını biriktirmiş, sulama ameliyesi için lüzumu kadar
arklar bırakmıştı. Seddin sahası beşbin metrekare olduğu rivayet
edilmektedir.
Arîm selinden sonra Sebe kavminin o iki
Cennetleri, iki taraflı bağ ve bostanları buruk yemişli, acı
ılgınhk, kekremsi sidirlik halinde iki harap Cennete çevrildi.
Allahü Teâlâ bunu onlara nimete nankörlüklerinden dolayı belâ
kılmıştı. Çünkü o, hep öyle çok nankör olanları cezalandırır.
Allahü Teâlâ Sebe kavmine, mübarek kılıp bereketlendirdiği
Şam beldeleri ile sırt sırta bitişik bir vaziyette köyler ihsan
etmiş ve o beldelerde gidiş ve gelişleri muayyen ölçü üzere tertip
ve tanzimde bulunmuştu. O köylerin her biri yolcular için birer
istasyon ve birer konaklık halinde idi; birinden çıkan kişi azık
taşımadan, açıkta yatmadan ve tehlike görmeden diğerine
gidebiliyördu. öyle ki o açık köyler içinde gecelerce ve gündüzlerce
emniyet ve asayiş içinde gidip gelmek imkânı her zaman mevcuttu,
öyle intizamlı, öyle emniyetliydi. Ciddî bir süvari iki aydan fazla
bu mâmûrelik içinde giderdi ve dört aylık mesafeden ahali
yekdiğerinden ateş alıp verirlerdi. Böylece yalnız Sebe değil,
Yemen'den Şam'a kadar Arabistan'ın bütün vaziyeti bu şekilde bir
mâmûrelik içindeydi ki çok dikkate şayandır.
İşte bu nimete
karşı da Sebe'liler nankörlük yaparak: -Ey Rabbımız, bizim bu seferlerimizin mesafesini
uzaklaştır, dediler.
İsrail oğullarının hayır olan yüceyi,
aşağı nesneye değişmek istedikleri gibi bunlar da o mâmûriyetten
bîzarhk gösterdiler, onların aralarından kalkarak aralarına uzun
mesafelerin, sahraların girmesini istediler. Zira belâlarını
aradılar. Halis müminlerden ibaret bir bölükten başkası Şeytana
uydular, onun ardınca sürüklendiler. Allahü Teâlâ da kendilerini
efsânelere, masallara çevirdi ve didik didik darmadağınık etti;
Gassan Şam'a katıldı, Emmar Yesrib'e, Cüzam Tihâme'ye, Ezd Umman'a
vesaire...
Şüphesiz ki Sebe'lilerin bu kıssasında çok
şükredecek her çok sabırlı için elbette alacak delâletler vardır.
Çok şükredici olmak için çok sabırlı olmak lâzımdır, işte böyle çok
sabırlı olup çok da nimetlere ermek ve çok şükredici olmak şânından
olan kimseler için burada mühim ibretler bulunmaktadır. Heva ve
heveslerini zabtedip zahmetlere, meşakkatlere tahammül ederek vazife
ve ibadetlerine çalışan sabırlı kimseler memleketlerini Allah'ın
yardımıyla Cennet gibi imâr eder, nimetlere eserler. Allah'ın pek az
olan şükredici kullarından olmak isteyenler de o nimetlerle azmayıp
yine sabır ve sebat ile şükrüne başlayarak sabır ehli cihadı içinde
bulunurlar..
Hz. Süleyman Beyt'ül Makdis'i yaptırdığı sırada
çağırdığı san'atkârlar içinde sanat hilelerine vakıf bir takım
Şeytanların kurdukları bir ihtilâl yüzünden bir müddet nüfuzunu
yitirmiş yahud tahtından ayrı düşmüş; bu suretle tahtında ya kendisi
kuvvetsiz bir cesed hâlinde hükümsüz kalmış, yahud tahtı da işgal
olunup ona kırk gün kadar heykel gibi birisi oturtulmuştu. Mason
tarihlerinde mason cemiyetlerinin Süleyman aleyhisselâm aleyhine
yapılan bu ihtilâl hareketlerini esas kabul ettikleri ve reisinin
hatırasına hürmet ettikleri soylenmektedir.
Süleyman
aleyhisselâmın mülkünde fitne çıkıp hükümetini kaybettiği zaman
insan ve cin şeytanları pek azıtmış, dinsizlikte ileri gitmişti. Bu
fitneyi çıkaranlar içinde bir takım hilekâr san'atkârlar da vardı,
işte tamamen düşman ve vahiy menbâından uzak olan bu şeytanlar, olan
ve olacak hadiseler hakkında kulak hırsızlığı ile bir takım bilgiler
edinirler ve bunun birine yüzlerce yalan ve uydurmalar karıştırarak
gizli gizli neşriyatta bulunurlardı. Buna vasıta olmak için de
kâhinleri seçerler ve onlara telkinler yaparlardı. Bazı haberleri
doğru çıktıkça kâhinler bunlara güvenir, bunun yanında binlerce
uydurmalar \ da yayarlardı. Derken bu kâhinler bunları topladılar,
cin çağırmak ve gönül sinirlemek hakkında türlü türlü sihir ve efsun
kitapları yazdılar. Bu arada geçmiş ve gelecek şeyler hakkında
haberlere benzer efsâneler, masallar, romanlar, yalanlar, dolanlar
neşrettiler. Tarihî hâdise ve hakikatler tahrif olunarak insanların
fikirlerini aldatacak yanlış ve eğri yollara sevkedecek hurafeler
neşrolunur ve bunlar arasına bâzı ilmî, hikmetli şeyler
karıştırılarak suistimal edilirdi. Bu suretle «cinler gaybi biliyor»
diye şayi olmuş ve bu şeytanların uydurma ve düzmeleri yüzünden
fitne çıkmış, Süleyman aleyhisselâmın hükümeti bir müddet için
elinden gitmişti; Bu fitne olduktan sonra Süleyman aleyhisselâm
tevbe ile Allahü Teâlâ'ya sığınıp tekrar tahtına döndü ve şöyle dua
etti:
-Ya Rab!. Bana mağfiret buyur,
her ne kusur ve hatâ sâdır oldu ise afv ve kereminle ört. Ve bana
öyle bir mülk bağışla ki benden kimseye gerekmesin, benim halime
münâsip, bana mahsus bir mucize olsun, öyle anlı şanlı bir mülk ver
ki ben ona nail olup öldükten sonra «Dünya mülkünün vefası olsaydı
Süleyman'a olurdu» denilsin de kimsenin Dünya mülküne hırs ve
rağbeti uygun olmasın.
Bu duâsıyla daha ziyâde Dünya mülkü
değil, Âhiret mülkünü talep eden Süleyman Aleyhisselâmın bu
isteğiyle Allahü Teâlâ onun emrine rüzgârı verdi. O rüzgâr ona bağlı
idi ki bir memur gibi onun emriyle tam itaat içerisinde istediği
yere akardı. Süleyman aleyhisselâmın emrindeki bu rüzgârın bütün şu
rüzgârlar olmayıp hususî bir rüzgâr olduğu ifade edilmiştir. Çünkü
diğer rüzgârlar ihtiyaç vakitlerinde umumun menfaati içindir. Yani
IIz. Süleyman isterse bütün âlemin rüzgârını tutabilirdi demek
değil, havada bir cereyanına tasarruf ctlcbilir ve onunla dilediği
yere gidebilirdi. O bir rüzgâr idi ki sabah gidişi bir ay, akşam
dönüşü de bir aydı, Şer'an bir günlük yol altı saat olduğuna göre
otuz kilometre itibar edilirse gidişi dokuz yüz kilometre, gelişi de
dokuz yüz kilometre olarak bin sekiz yüz kilometre mesafe kateder.
Burada dünya mülkünün bir rüzgâr gibi gelip geçici olduğuna da bir
telmih vardır:
Seyretti heva üzre denir tahtı Süleyman Ol
saltanatın yeller eser şimdi yerinde Allahü Teâlâ, fitnenin
menşei olan Şeytanları da Süleyman aleyhisselâmın emrine verdi. Bu
Şeytanlar bir takım sanat dehalarına sahip olup üç mertebeye
ayrılıyordu. Birinci kısmı her türlü yapıcılık, bina yapma
san'atının her çeşidini bilen mimar, usta ve kalfalardı, ikinci
kısmı deniz diplerine dalmakta mahir,olan dalgıçlardı. Üçüncü kısmı
ise diğer san'atlara vakıf olan insan ve cin şeytanlarını içine
almaktaydı. Bunlar şer ve fesadlarına meydan verilmeyecek şekilde
birbirlerine zincirlerle çatılı şekilde sıkı bir kayıt ve zabt
altına alınmışlardı.
Hz. Süleyman'ın emrine bizim izah
edemeyeceğimiz gizli mahlûklar olan Cinlerden de verilmişti. Bu
cinler san'at sırlarını bilen san'atkârlardı ki Süleyman
aleyhisselâm ne isterse yaparlardı. Çünkü azıcık bir sapma ile
yanacak vaziyette ateş kenarında şiddetli bir tazyik içinde
çalışıyorlardı. Bunlar Hz. Süleyman'a mihraplar, mescidler, çeşitli
nakışlar, çanak şeklinde havuzlar ve gerek topraktan, gerek diğer
madenden yerinden kalkmaz, ağır ve sabit çömlekler, tencereler ve
kazan gibi yemek pişen kaplar yaparlardı.
Allahü Teâlâ
bunlardan başka Süleyman aleyhisselâma ilâhî bir ihsan olan bir
san'at ilmiyle erimiş bakır madenini sel gibi akıttı ki bunun
Yemen'de vaki olduğu rivayet edilmiştir. Allahü Teâlâ bu ihsan ve
saltanatlarını kendisine bağışladıktan sonra Süleyman aleyhisselâma
şöyle buyurdu:
-Bunlar bizim,
bahşişimiz, vergimizdir. Artik diledigine kerem et, ihsan et,
dilediginden de men et ya Süleyman. Hesap yok. Zira tasarruf sana
verilmiştir. Hesabi olmayan bir bahşiştir bu. Dünyada böyle olmakla
beraber, şu da muhakkak ki ona huzuru izzetimizde şüphesiz bir
yakinlik ve cennette güzel bir merci ve makam vardir.
Süleyman aleyhisselâm emrine verilen bu Şeytanlar ve Cinleri
Beyt'ül Makdis'in inşaasinda çaliştiriyor ve onlara bu mukaddes
mabedi yaptiriyordu. Allahü Teâlâ da, ömrü tamam olduğu için bu
peygamberinin ölümüne hüküm verdi. O Cinlere ve Şeytanlara Hz.
Süleyman'in ölümünü sezdiren olmadi. Bir yıl kadar asasina dayali
olarak kaldi. Ancak bir güve böcegi yere dayandigi asasini yiyordu.
Bu böcegin degnegini yemesi sebebiyle Süleyman aleyhisselâm yere
yıkıldığı zaman anlaşıldı ki, Cinler eğer gaybı bilir olsalardi o
zilletli azab içinde bekleyip durmazlardi, înşaasına memur olup da
bir yilda zahmetle tamamladikları Beyt'ül Makdis'i yapmazlardı.
Süleyman aleyhisselâm mülkünde fitne çikaran Şeytanlar ve
Cinleri Allahü Teâlâ'nın yardimiyla mağlûp edip hepsini zapt altında
emrine aldıktan sonra, onların meydana getirdiği sihir kitaplarını
toplatmış ve tahtının altında bir mahzene gömmüştü. Vefatından bir
müddet sonra hakikate âşinâ olan alimler de kalmayınca Şeytanlardan
insan suretinde birisi çıkıp: - Ey insanlar!, bilmiş olunuz ki Davud
oglu Süleyman peygamber degil bir sihirbazdı; cinleri şeytanları ve
rüzgârları hep sihir ile büyülerdi. O neye erdi ise sihir ilmi ile
erdi. İnanmazsanız sarayını arayınız, sakladığı kitaplarını
bulursunuz, diye ilân etti ve bu kitapların gömülü olduğu yeri
gösterdi.
Bunun üzerine orayı açtılar ve hakikaten bir çok
kitap çıkardılar. Bunlar sihir ve efsâne kitaplarıydı. Bu vaziyet
karşısında «Süleyman sihirbazmış, hükümetini sihir ile idare
edermiş» diye şayi oldu. Diğer bazı müfessirlerin rivayetine göre bu
kitaplar Hz. Süleyman'ın vefatindan sonra yazılıp gömülmüş ve bir
takımlarının üzerine veziri Asaf İbrü Berhiya'nin eseri gibi sahte
unvanlar konulmuş, ayni hile ile neşredilmiştir.
Zaten
Mısır'dan beri Israil oğulları arasında sihir ve hokkabazlık meşhûl
değildi. Fakat bu defa başka bir renk almış; bir taraftan siyasî ve
içtimaî entrikalarla Süleyman aleyhisselâmın devleti aleyhinde takip
edilmig, diğer taraftan onun dünyayı sihirleyen ilmi diye onun
nâmına iftira ile itibar kazandırılmak istenilmiştir. Sonradan
İsrail oğulları Süleyman aleyhisselâma bir Peygamber değil, sihirbaz
bir hükümdar nazarı ile bakarlarmış. Ve bunun için İsrail oğulları
hususiyle hükümetlerini kaybettikten sonra milletler arasında gizli
yollarla bu kabil neşriyatı revaçta tutmaktan ve hüner şeklinde
sihirbazlık etmekten geri kalmıyorlardı. Ne zaman ki Hatemül enbiya
olan Peygamber Efendimiz geldi ve Tevrat'ı söz konusu etti. O zaman
dönüp bununla mücadeleye başladılar. «Peygamberlik yolu ile buna
karşı koyamayacağız, biz ne yapsak Cibril ona haber veriyor» dediler
ve Cibril aleyhisselâma düşman oldular. Tevrat'ı da büsbütün
arkalarına atarak sihir ve uydurma yoluna saptılar. Bu şeytanî
eserlere uyarak «Süleyman, Muhammed'in dediği gibi Peygamber
değildi, sihirbaz bir hükümdardı, sihirlerini mucize gibi
gösterirdi» diye iftira ettiler. Bunların iddialarına göre Hz.
Süleyman'ın -hâşâ- kâfir olması lâzım geliyordu. Çünkü sinirin bu
derecesi küfür olduğunda şüphe yoktur. Halbuki Süleyman aleyhisselâm
kâfir değildi. Lâkin otta sihirbaz diyen şeytanlar küfre daldılar ki
insanlara sihir öğretiyorlardı, halkı kandırıp sapıtıyorlar ve bunu
talim ediyorlardı.
Bu insan ve cin şeytanları sırf kendi
uydurmaları olan sihri bir de eski bir medeniyetin beşiği bulunan
Babil şehrinde Harut ve Marut ismindeki iki meleğe indirilenleri
insanlara, o zamanki İsrail Oğullarına Babillilere ilham yoluyla
Allah tarafından bir imtihan ve tecrübe olarak öğrettikleri
yaratılış sırlarından bazı garip harikalar, hakikatte sihir değildi,
fakat şer ve fesad ehli elinde sihir için kullanılarak küfre
öğretiyorlar ve böyle yapmakla kâfir oluyorlardı. Halbuki Harut ve
Marut bunu insanlara öğretecekleri zaman «bizim belleteceğimiz
şeyler fitneye yönelticidir ve sihir yapılarak kötüye kullanılması
küfürdür. Sakın bunları öyle öğrenip ve yapıp da küfre girme»
demedikçe ve bu yolda nasihat etmedikçe onları bir kimseye
belletmezler, gelişi güzel herkese talim etmezler, suistimalden,
küfürden ve sihirden men'ederlerdi. Böylece bazı sırları öğrenen
Babil ahalisi bunların şerre de elverişli olduğunu ve suistimalinin
küfür olacağını öğrenmişlerdi. O halde bu iki meleke indirilen ve
Babil halkına ilham yoluyla öğretilen bu şeyler aslında sihir
değildi. Lâkin sihir halinde kullanılabilir ve böyle kullanılması
apaçık küfür olurdu. Aslında her ilim muhterem ve büyüklüğü
nisbetinde ilmî haysiyetle hayra ve şerre müsaiddir. İlim ne kadar
ince ve yüksek olursa şer ve fitne ihtimali de o ölçüde büyük olur.
Bundan dolayıdır ki hakkın alâmeti olan hakikî dini, doğru yolu
isbat ve kuvvetlendirmek için Allahü Teâlâ tarafından ihsan olunan
mucizeler, kerametler, ve sair ilimler, hikmetler, feriler bahane
kabul edilerek âlemde ne kadar melanetler ve küfürler yayılmıştır ki
bunların hepsi haram ve küfür olan sihir cümlesine dahildir. Bu ise
ilmin aslındaki ilmî haysiyeti değil, amelî haysiyetidir, ilim güzel
kullanılırsa zehirlerden ilâçlar yapılır, kötüye kullanıldığı
takdirde ilâçlardan zehirler husule getirilir. Hattâ bunun için
şeriat alimlerinin ekseri şunu istidlal ve istinbat etmişlerdir:
Zatînde şer'an haram olan hiç bir ilim yoktur. Hattâ şerrinden
korunmak için sihri bilmek bile haram değildir. Ancak yapmak
haramdır ve küfürdür. Öğreniminin de bu haysiyetle kayıtlı
bulunması, gerekir. Hâsılı sihrin mahiyeti asıl amelî
haysiyetlidedir ve sihir bir amelî ilimdir. Bir, şer ve hile
sanatıdır. Ve bu amel baza hakikat ilimlerine kayıtlı olabilir ve
onların suistimali ile sihir yapılır; meselâ, elektrik bahsi bugün
mühim bir ilim ve elektrikçilik mühim bir san'attır. Bunun kötüye
kullanılmasından ve şer yollarında tatbik edilmesinden de bir çok
sihirler yapılması mümkündür. Lâkin bunun böyle olmasından, elektrik
ilminin aslında bir, sihir olması lâzım gelmez, işte Babil'de Harut
ve Marut ilhamiyle öğretilen şeyler de buna benzer bir hâdisedir.
Bunun için bu öğretilenler esasında melekî bir kıymette oldukları
halde tatbik cihetiyle sihre müsait olmuştur. Demek ki sihir sırf
şeytanî bir şeydir ve başlıca iki kısımdır. Birisi Şeytanların sırf
kendilerinden uydurdukları düzmelerdir. Diğeri de Babil'deki gibi
esasında melekî olan bazı ilimler garip san'atların kötüye
kullanılmasından hâsıl olmaktadır.
Artık burada melekler
sihir öğretirler mi diye bir sual ve cevap ile münakaşaya mahal
yoktur. Melek sihir öğretmez, lâkin meleklerin hayır için
öğrettikleri hakikatler, küfür ehli ve şeytanlar elinde, şerde
kullanılmak için sihirde de kullanılabilir. Nitekim bunu Önce
Babil'liler yaptılar. Bunlar bu iki meleğin ilhamı ile keşfedip
belledikleri Semavî ve Arzî, ruhanî ve cismânî kuvvetleri ve
bunların karıştırılmasından meydana gelen bazı mühim san'atları
tabiat ve yıldızlara isnad ederek küfre girdiler. Bu sebeple Gıldanî
sihri, tılsımat, kalfatriyat namıyla bir nevi şöhret buldu. Sonra
bir takım insan ve cin şeytanları da Süleyman aleyhisselâmın
devletine karşı kısmen bunu ve kısmen de kendi uydurdukları
düzmeleri takip ve tatbik etmişler ve bu suretle siyasi, içtimaî bir
çok fesadlar çevirmişler ve hükümet ve devlet işleri için bu
sihirleri bir ilim diye yayıp itibar sağlamak yoluyla küfür icra
etmişlerdi. O zamanın halkı olan İsrail oğulları bunları onlardan
öğreniyorlardı ve milletler arasında bu yolu takip etmekten geri
kalmıyorlardı. Nitekim Hatemül enbiya Efendimizin Peygamber olarak
gönderilişi üzerine Kur'ân'ın icazı karşısında Allah'ın kitabı
Tevrat'ı tamamen arkalarına atarak büsbütün bu şeytanlara tâbi
oldular.
Kitabullahı arkalarına atarak Süleyman
aleyhisselâma karşı o şeytanların takip ettikleri şeylere uyan (ehli
kitap) Yehudî kavmi, bu kafir şeytanların öğrettiği bu iki nevi
sihir kitaplarından koca ile karısının arasını ayıracak şeyler
öğrenmişlerdi. Yani bunlar bu yol ile karı ile koca arasını bile
ayırabilecek fesadlar çeviriyorlardı. Bunu yapabilecek olan
kimselerin sihirlerle cemiyetlerde ne büyük fitneler
çıkarabileceğini kıyas ediniz. Karı ile kocasını ayıranlar, bu kadar
kuvvetli bir içtimaî bağı kıranlar, bu cemiyetlere neler yapmazlar;
komşular, hemşehriler arasında neler yapmazlar; milletin ferdlerini
birbirine mi düşürmezler? Hükümet ile halkının arasını mı açmazlar?
ihtilâller mi çıkarmazlar? Görülüyor ki sihrin en büyük tesiri
ruhlar üzerindedir, fikirleri bozar, kalbleri çeler, ahlâkı berbat,
cemiyetleri perişan eder. Bu bakımdan sihrin aslı yoktur diye
aldanmamalıdır ve böyle sihirbazlardan sakınmalıdır. Bununla beraber
bunları yapanlar Allahü Teâlâ'nın izni olmadıkça kimseye hiç bir
zarar yapamazlar. Hakikî tesir ne sihirde, ne sihirbazda, ne
tabiatta, ne ruhta, ne gökte, ne yerde, ne şeytanda, ne de
melektedir. Hakikî tesir sahibi ancak Allahü Teâlâ'dır. Fayda ve
zarar da ancak O'nun izniyle hâsıl olur. O halde her şeyden önce
Allah'dan korkmalı ve Allah'ın himayesine girmelidir. Ve bunlara
karşı koymak için de Allah'ın Kitabına sarılmalıdır. Allah'ın
kitabını arkalarına atan bu sihirbazların her halde malûmdur ki
Kitabullahı satıp da sihri alan bir kimsenin elbette âhirette hiç
bir nasibi yoktur. Bunun sonu apaçık hüsrandır. Allahü Teâlâ'nın
celâli hakkı için, bunların kendilerini sattıkları şey ne kötü
şeydir amma bilir olsalardı. Gerçi bunlar sihrin sonu ve sihirbazın
âhiretten nasibi olmadığını ve sihre aldananın sonunun apaçık hüsran
olduğunu bilirler, fakat bir taraftan bu bilgileri ile amel
etmedikleri için hareketleri cahilanedir. Diğer taraftan ahiret
nasipsizliğinin dehşetini bilmezler ve sihrin asıl zararı
diğerlerinden ziyade yapanlara ait olacağını ve ömürlerini nasıl
çirkin bir şeyde geçirdiklerini bilmezler. Allahü Teâlâ'nın
rahmetinin genişliğine bakınız ki kendilerine yine şu merhametli
nasihati inzal buyurmuştur:
-Bunlar
bütün bu kötülükler ile beraber îmân edeler de Allah'dan korkarak bu
fenalıklardan sakınsalardı, elbette Allah tarafından verilecek bir
sevab bütün o yaptıklarından ziyade haklarında hayır olurdu. Fakat
bilir olsalardı. (Neml, Bakara, Sâd, Ahzâb ve Sebe
Sûreleri) |