|
Hamd, Alemlerin Rabbi Allah'a
mahsustur. Salâtü Selâm, Rasûlullah'ın, Ehlinin, Sahabesinin
ve de kıyamete kadar, onları dost edinenlerin üzerine
olsun...
Tevhidin şirkle olan savaşı, Nûh
Aleyhisselâm'ın kavmini, putlardan sakındırıp sadece Allah'a
ibadete davet ettiği günden beri devam etmektedir.
Nûh Aleyhisselâm'dan sonra da Rasüller geldi
ve gönderildikleri toplumları yalnız Allah'a ibâdet etmeye
davet edip tapınageldikleri şeylerin ibâdete layık
olmadıklarını onlara anlattılar. Bu hak batıl mücadelesi,
Muhammed (s.a.v) gelinceye kadar da böylece devam etti. Allah
Resûlü (s.a.v) kendisine nübüvvet verilmeden önce de
çevresinde "sâdıkû'l-emîn/doğru ve güvenilir" olarak
bilinmesine rağmen onları tevhide, yalnız Allah'a kul olmaya
davet ettiğinde, "yalancılık ve sihirbazlıkla" suçlandı.
İşte bu, toplumlarını şirkten arındırarak
tevhid inancına çağıran her peygamberin karşılaştığı bir
durumdur. Bu mücadele her zaman varolmuştur.
"Allah, kendisine ortak koşanları bağışlamaz.
Bundan öte dilediğine bağışlar. Her kim Allah'a ortak koşarsa,
şüphesiz büyük bir iftirada bulunmuştur." (Nisâ, 4/48)
"Şüphesiz kim Allah'a ortak koşarsa, Allah
ona cenneti haram kılmıştır ve onun gideceği yer Cehennemdir.
Zalimlere orada bir yardımcı da yoktur." (Mâide, 5/72)
İnsanın, Allah azze ve celle'ye karşı açıkça
isyanı olduğu için şirk, en büyük bir suçtur. Bu hal üzere
ölen kimse ebediyen Cehennemde kalacaktır. (Allah korusun)
"Şüphesiz kitap ehli ve müşriklerden Kafir
olanlar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalacaklardır. Onlar
insanların en kötüleridirler." (Beyyine, 98/6)
Öyleyse şirk nedir?
Şirk; Allah'a zatında, sıfatlarında,
hükmünde, ulûhiyet, ibadet veya mülkünde ortağı, dengi
bulunduğuna inanmak ve bunu kabul etmektir. Küfür nasıl imanın
zıttı ise, şirkte tamamen Tevhidin zıddıdır.
Şirkin Çeşitleri:
1. Büyük Şirk
Bir şeyi Allah'a denk tutup ona ibadet etmek,
İlah'mışcasına ona itaâtte bulunmak, hem onun hem de Allah'ın
emirlerini denk görerek ortak koşmak, veya o şeyi Allah
hükmünün önüne geçirmektir. Bazı hallerde Allah'ın
hükümlerinin geçerli olama-yacağına inanmak ta bu kabildendir.
Kişi bu durumda geçerli gördüğü kanunları Allah'ın hükümlerine
tercih ettiği için bilerek veya bilmeyerek şirke düşmüş olur.
Şüphesiz bu kelimenin tek anlamıyla, şirkin en ağırı olup bu
durumdaki kimse İslâm'dan çıkmış ve bu durum üzere ölen kimse
de ebedî cehennemde kalmak üzere müşrik olarak ölmüştür.
(Allah korusun)
Bunun da bazı kısımları vardır;
İtaatte Şirk: Hüküm ve egemenlikte şirk
Allah'ın hükmünden başkasını kabul etmek,
meşrû görmek veya onun Allah'ın hükmünden üstün yönleri
olduğuna inanmaktır. Hüküm ve hakimiyet yalnızca Allah'a has
bir haktır. (Hiçbir mahlûkun hükme ehliyeti yoktur. İnsan
yalnızca Allah'ın hükümlerini uygulamakla memurdur.)
"Hüküm yalnız Allah'ındır." (Yûsuf,
12/40)
Allah'a isyan olan bir ameli helal görecek
kadar alim veya şeyhlerine uyanlar (Allah korusun) bu
sınıftadırlar.
"(Yahudiler) Allah'ı bırakıp alimlerini
(hahamlarını); (hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu
Mesih'i rabler edindiler." (Tevbe, 9/31)
Allah Resûlü (s.a.v) Tirmîzi'de yer alan
sahih bir hadiste bu ayeti Adiy b. Hâtim'e, "Hıristiyanlar,
alimleri helali haram, haramı da helal kıldıklarında onlara
itaât ediyorlardı. Kim Allah'tan başkasına şeriat koyma,
(hayata tümüyle yön verme) hakkı iddia ederse Allah'tan
indirileni inkar etmiştir" -şeklinde açıklamış, sonra da şu
ayeti okumuştur-, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler, işte
onlar kafirlerin ta kendileridirler." (Mâide, 5/44)
Emir ve yasaklama hakkı, sadece
Allah'ındır:
"Bilesiniz ki, yaratmak ta, emretmek te O'na
mahsustur." (A'raf, 7/54)
"Bilesiniz ki, ...O'na mahsustur" ifâdesi, bu
hakkın başkasına asla nisbet edilemeyeceğine açık bir
delildir. Ayette görüldüğü üzere yaratma ve emretme hakkını,
Allah'tan başkasına nisbet eden kimse İslâm milletinin
(dininin) dışına çıkmış, müşrik olmuştur.
Yarattıkları üzere yegâne tasarruf sahibi
olan yalnız Yaratıcıdır, Allah azze ve celle'dir.
Yarattıklarının yararına olanı en iyi bilen de sadece O'dur.
O'ndan başkası hiç bir şey yaratmamıştır.
Allah'tan başkası, yaratılmış olduğundan
dolayı acizdir, kendinde bile bilmediği sayısız husus vardır.
İnsan bunu bile bilmekten âcizken yaratılmışlara uygun ve
yararlı olanı nereden bilebilir ki? Bu da gösteriyor ki,
insanlar tarafından hayata bir sistem olarak yön vermesi üzere
konulan bütün kanun ve düzenler batıldır. Hiçbirisiyle hüküm
vermek asla câiz değildir. Hakimiyet ancak Allah'ındır, O'ndan
başkasının, kendinden bir hüküm getirme hakkı asla yoktur. (En
maddesel konularda bile insan, dün inkar ettiğini bugün ikrar
veya dün ikrar ettiğini bugün inkar ediyorsa bu âciz haliyle
-Yaratıcısını ve de O'nun hükümlerini inkar ederek- ortaya
koyacağı hayat sistemi elbette batıl olacak ve elbette her
şeyi ilmiyle kuşatan hiçbir noksanlığı olmayan yüceler yücesi
Allah'ın kanunları yegâne, alternatifsiz doğrular olacaktır).
Allah'tan başkasının kanunlarına Kur'âni ifadeyle, "Cahiliyye
hükümleriyle hükmetme" denilmektedir. Burada Allah azze ve
celle, kendi hükmü dışında geçerli veya hayırlı olabilecek bir
hükmün olmadığını açık ve kesin olarak bildirmiştir.
Allah'tan başkasına emretme, yasaklama,
helal ve haram kılma, kanun koyma ve hakimiyet hakkını
başkasına verme gibi haller tevhidi bozar. Bu konuda Allah
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
"Hükm/Egemenlik yalnız Allah'a mahsustur. O
sadece kendisine kul olmayı emretti. Dosdoğru din ancak
budur." (Yusuf, 40)
Şirkin en büyük biçimi Allah'ın indirmediği
ile insanlar arasında hüküm vermektir.
Tevhidi bilmeyenler, her ne kadar yerin ve
göklerin bir sahibi, yağmuru yağdıran, dünyayı yaratan ve
yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de; hâkimiyet,
sosyal hayatın düzenlenmesi, ibâdet, helâl haram
(yasak-serbest) gibi konularda kendi hevâlarına veya egemen
güçlerin isteklerine ve tâğûtî yasalara uyarlar. Böyle
kimseler ve topluluklar, zamanla birtakım varlıkları ve
güçleri ilâhlaştırarak, onlara aşırı saygı göstermeye,
bazılarının yardımını alabilmek için, bazılarının da
kötülüğünden kurtulmak için onlar adına uydurulmuş putlara
veya ilkelere tapınırlar. Allah'ın haram kıldığı (yasak
dediği) haram, helal kıldığı (serbest dediği) helaldir.
Allah'ın helal kıldığı şeyi yasaklayan veya haram kıldığı şeyi
serbest bırakan kişi, merci, meclis, konsey gibi kurum ve
kuruluşlara tabi olanlar ve itaat edenler, onlara ibadet etmiş
olurlar.
"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler
kafirlerin ta kendileridir." (Maide, 44)
Tıpkı Allah'ın eşsiz ve benzersiz olması
gibi, O'nun hükmünün de eşi ve benzeri yoktur.
Kur'ân-ı Kerim, genel olarak bütün beşeri
hakimiyetleri her türlüsüyle reddederken, bu hakimiyet
anlayışlarının ortaya çıkardığı pratikleri kendisine konu
edinerek reddeder. Çünkü hakimiyet anlayışının pratiğe
yansıyan yönü, düzenleyici bir takım hükümler koymaktır, bir
takım değer yargıları belirlemektir.
O bakımdan Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın izin
vermediği her türlü yasamayı, Allah'a ortak koşmak olarak
kabul eder. (eş-Şûrâ,42/21) Çünkü yasa koymak, egemenlik
anlayışının ve bu anlayışın kullanılmasının açık ifadesidir.
Dillerin yalan yere helal ve haram olarak hükümler koyarak
eşyaya ilişkin nitelendirmelerini, hem yalan, hem de Allah'a
bir iftira olarak değerlendirmektedir. (el- En'âm,6/138-140;
en-Nahl,16/116)
Milletvekili Adayı Olmanın Anlamı:
Milletvekili adayı olmanın anlamı da şudur:
''Ben sizin adınıza bu maksatla kurulmuş bulunan kurumda gidip
teşri yapacağım, her birinizden bir fert olmanız dolayısı ile
elinizde bulunan genel hakimiyet yetkisinin birer parçasını
bana vekaleten belli bir süre devretmenizi istiyorum.
Böylelikle ben yeterli sayıdaki temsil cüzlerini
toplayabildiğim taktirde, sizin adınıza egemenlik yetkisini
kullanacağım ve teşri (kanun koyma) faaliyetine
katılacağım.''
Seçmen ve milletvekili adayı olmanın
anlamları bunlar olduğuna göre, gerek seçmen olarak demokratik
sürece katılmayı savunanlara, gerekse böyle bir görevi
seçmenlerinden oy isteyerek üstlenmeye yine İslam adına,
İslam'a hizmet adına talip olanlara Kur'ân-ı Kerim'de yer alan
bazı buyrukları hatırlatmak gerekir.
Açıklamalarımızdan anlaşıldığı gibi,
demokratik süreç içerisinde faaliyetlerin kabul edilmesi,
herşeyden önce mevcut demokratik düzenin kabul edilmesi
anlamına gelir.
Kur'ân-ı Kerim'de Allah'tan kaşka kanun koyan
ve Allah'tan başka hükmüne başvurulan ya da hükmü kabul edilen
herkes ve her kurumun ortak adı bilindiği gibi ''tâğût''tur.
Tâğût'un reddi ise, iman edebilmek şerefine nail olmanın ilk
basamağıdır.
''Hak ile Batıl apaçık meydana çıkmıştır. Kim
tağutu inkar eder ve Allah'a iman ederse o, muhakkak kopması
mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur.'' (Bakara,
2/256)
Demokrasi de, hakimiyet hakkını -ifadede dahi
olsa- ilahlaştırdığı halka verdiğini ''Hakimiyet kayıtsız
şartsız halkındır, ya da milletindir'' diyerek ifade etmekte
ve kendine has şirkini böylece formüle bağlamaktadır.
Zira parti kurarak iktidara adaylık koymak
tağutluk talebinde bulunmaktan başka bir şey değildir. Çünkü
Allah'ın hükümleri dışında hükümler koyan ve Allah'ın
hükümlerinden başka hükümlerle hükmeden bir kişi veya meclis
yalnız Allah'ın hakkı olan hüküm verme yetkisini kendi üzerine
almış, haddini aşmış ve tağut olmuş olur. Bu iş Allah'ın
rızasını kazanmak ve onun dinini hakim kılmak amacıyla yapılsa
dahi, her kim oylarıyla veya başka bir yolla bu partilere
yardım eder ve onları desteklerse yalnız Allah'a tanınması
gereken hüküm verme yetkisini Allah'tan başka bir varlığa
tanıdığı için ona ibadet etmiş ve kafir olmuş olur.
İbni Kesir (r.a): "Cahiliyenin hükmünü mü
istiyorlar?" (Maide: 50) ayetinin tefsirinde şöyle diyor:
"Allah (c.c), her hayrı kapsayıcı ve her
şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip bunun yerine
cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve
sapıklığı ifade eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin
karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengiz Han'ın
vazettiği Yesak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını
kabul etmiyor.
Yesak; Cengiz Han'ın Kur'ân, Tevrat, İncil ve
kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları
ihtiva eden bir kitaptır. Cengiz Han öldükten sonra yerine
geçen çocukları (İslam'a girdiklerini iddia ettikleri halde)
bu kitabı bir anayasa kitabı olarak gördüler. Allah (c.c)'ın
kitabı ve Rasulullah (s.a.v)'ın sünnetini bir kenara atarak bu
kitaptaki hükümlerle Tatarlara hükmetmeye başladılar. İşte
böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla, büyük küçük her
meselede yalnız Allah (c.c)'ın hükmüne dönünceye kadar
savaşmak farzdır." (İbni Kesir Tefsiri c: 2 s: 67)
İbni Kesir (r.a) devamla şöyle dedi:
"Bu yapılanların hepsi Allah (c.c)'ın
nebilerine indirdiği şeriate muhaliftir. Kim nebilerin
sonuncusu Muhammed (a.s)'e inen şeriatı terk ederek daha
önceki nebilere inen mensuh olmuş şeriatlere muhakeme olursa,
Allah (c.c)'ın bildirdiği gibi kafir olur. Durum böyleyken
Yesak'a (Cengiz Han'ın koyduğu kanunlara) muhakeme olup onu
Allah (c.c)'ın şeriatinden önde tutan kişinin hükmü nasıl olur
acaba? Her kim böyle yaparsa bütün müslümanların icmaıyla
kafirdir.
İbni Kesir (r.a)'in, neshedilmiş şeriatlere
muhakeme olan kişiye nasıl da küfür hükmü verdiğine dikkatle
bak!
Zamanımızda İslam şeriatinin yerine tatbik
edilen beşeri kanunlar, neshedilmiş şeriatlerden daha
tehlikeli ve bu kanunlara muhakeme olmak, daha büyük
küfürdür.
Taklitde şirk
Çevrenin etkisinde kalarak düşülen şirk;
Ataların bâtıl inanışlarını aynen sürdürmek, bâtıl da olsa
atalar dinine inanmak. Hususi olarak beğenip seçtikleri için
değil de, atalarından geldiği için bâtıl olduğu halde kabul
ettikleri inanç, düşünce ve yaşama biçimi, şirktir. Genellikle
insanların çoğu, dinini araştırıp delilleriyle bilerek, bâtılı
haktan ayırıp seçerek değil; içinde bulunduğu toplumda o din
bulunduğu için, bulduğu saflığı veya yanlışlığıyla birlikte
bir dine sahip olur. Bu husus Kur'an-ı Kerim'de müşriklerin
ağzından şöyle belirtilir: "Atalarımızı bir din üzerinde
bulduk. Biz de onların izlerine uyarız." (43/Zuhruf, 23)
Duâda Şirk
Hastalıktan şifa, musibetten afiyet, rızık
genişliği vb. gibi ancak Allah'ın kâdir olduğu hususlarda
ister Peygamber veya alim olsun, ister salih bir kul olsun
mahluklardan medet ummak ya da Allah'a yapılan duâda onlara
seslenip aracılar kılmak bu kabildendir. Zira onlar da duâyı
yapan gibi yaratan değil amellerini kazanan kullardır. Şifa
bulmak veya nazar vs.'den korunmak için muska vb. şeyler
edinmek te böyledir, Allah Rasûlü (s.a.v) "şüphesiz, muska ve
temîmeler şirktir" ve "Kim boynuna muska takarsa Allah ona
afiyet vermesin" buyurmuştur.(Sahihtir. Tirmizi) Duâ ibadettir
ve de tüm ibâdetler ancak Allah'a mahsus kılınmalıdır. Allah'a
ibâdette hiçbir şey, hiçbir kimse ortak edilemez.
"De ki: ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim.
(Şu var ki) bana, ilâh'ınızın sadece bir ilâh olduğu
vahyolunuyor. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih
amel yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın."
(Kehf, 18/110)
"Allah'ı bırakıp ta sana fayda veya zarar
vermeyecek şeylere tapma. Eğer bunu yaparsan, o taktirde sen
mutlaka zalimlerden (müşriklerden) olursun." (Yûnus,
10/106)
"Haberin olsun; halis (katıksız) olan din
yalnızca Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler (şöyle
derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha fazla yaklaştırsınlar
diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında
hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir.
Gerçekten Allah, yalancı, kafir olan kimseyi hidayete
erdirmez." (Zümer/3)
Niyet ve Gâyede Şirk
Genellikle amellerde ortaya çıkan ve kişinin
tümden Allah'a itaattan yüzçevirmesi, uzaklaşması şeklindeki
şirktir. Amelini dünyevî çıkarlar için yapan Allah'ın rızasını
gözetmeyen kişi bu şirke düşmüş olur, ki bu itikadî bir
şirktir.
"Kim, (yalnız) dünya hayatını ve onun
zinetini istemekte ise, onların işlerinin karşılığını orada
onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir zarara
uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten
başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları
da boşa gitmiştir, halen yapmakta oldukları şeyler zaten
batıldır." (Hûd, 11/15-16)
Sevgide Şirk
Başkasını Allah'ı sever gibi ya da O'ndan
daha fazla sevmekledir. Bu da şirktir. Sevgi ihlasla boyun
eğmenin bir göstergesidir.
"İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını
Allah'a (haşa) eşler ve benzerler edinir de onları, Allah'ı
sever gibi severler. İman edenler ise daha çok Allah'ı
severler." (Bakara, 2/165)
Hulûl Şirki
Birleşme anlamına gelen ittihâd sözcüğü ile
de dile getirilen hulûl inancı (Allah'ın -hâşâ!- kulda
çözülmesi), tasavvufa sonraları İran ve Hrıstiyan kültürleri
ile birlikte yeniplatoncu felsefenin de etkileriyle ve
özellikle şii tarikatlar kanalıyla girdi. Aşırı şiiler,
Allah'ın önce Ali Radıyallahu anh'a sonra da imamlara ve öteki
şiâ ulularına hulûl ettiğini öne sürerler. Bu akımın önemli
temsilcilerinden olan (Ben İlâhım) sözünden dolayı idam edilen
Hallâc-ı Mansûr, tutkularına hakim olarak nefsini eğiten
kimsenin insâni niteliklerden sıyrılarak arınıp saflaşacağını,
böylece Allah'ın o kula hulûl edeceğini savunur. Yaygınlaşan
ve geniş bir yandaş kitlesince benimsenen bu düşünceler İbn-i
Arâbi'nin sistematize ederek hararetle savunduğu Vahdeti Vücûd
adı verilen tasavvuf akımının kökleşmesine yol açtı. Bu
inançla insan ve Allah'ın bir bütün (?!) olarak
değerlendirildiği, Allah'ın -hâşâ!- kulunda çözüleceği böylece
aynı vasıflarla muttasıf olabileceği öne sürülmüştür ki, bu da
maalesef bir çok tarikat tarafından öğretilegelmiştir. (Bk.
Vahdeti Vucûd/Aliyü'l- Kâri)
Tasarrufta Şirk
Allah'ın Rububiyeti gereği O'na mahsus olan
kâinattaki tasarruf ve tedbiri bir takım salih kimselere
nisbet etmek, onların da bu hususta güç sahibi olduğuna
inanmaktır. Bu salih insanların elbette diğer insanlardan
faziletli yanları olabilir. Ancak bu Allah'a mahsus olan
vasıflara nisbet edilmelerine varacak şekilde değildir.
Peygamber de olsa bu böyledir. Örneğin mutlak gaybı Allah'tan
başka kimse bilemez. Dolayısıyla Allah'tan başkasının gaybı
bildiği iddiası kişiye, Allah adına bilmediği bir şeyi
söylediği için büyük bir sorumluluk getirir, sahibini küfre
götürür. (Allah korusun)
"...Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok
hayır yapmak isterdim ve bana hiçbir fenalık dokunmazdı, ben
sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim."
(A'raf: 7/188)
Korkuda Şirk
Allah'a ve ahirete olan iman zayıflığının
veya batıl inancın bir neticesi olarak kişinin; Allah'tan
başkasının fayda ya da zarar verebileceğine inanması, korkuda
başkalarını Allah'a denk tutmasıdır. Beşeri sistemlerin
baskısından korkarak farzları terketmek de böyledir. Doğrusu
insan Allah'tan korkmalı ve bu korkusu onu daha fazla itaâta
sevketmelidir.
Ancak yırtıcı hayvanlardan veya bir zalimden
korkmak gibi doğal korkuya gelince şer'an mümkündür ve bu da
şirk sayılmaz. Allahu Teâla, Musâ Aleyhisselâm'ı şu ayette bu
tür bir korkuyla vasfetmiştir:
"...Etrafını kollayarak, korkuyla oradan
ayrıldı." (Kasas, 28/21)
Tevekkülde Şirk
Tevekkül, sebepleri yerine getiren insanın,
Allah'ı vekil kılması, O'ndan işinde muvaffakiyet vermesini
istemesi ve yalnız O'na güvenmesidir:
"Sen, ölümsüz ve dâima diri olan Allah'a
tevekkül et..." (Furkân,25/ 58)
Bunun için Allah'tan başkasına veya sebeplere
tevekkül etmek caiz değildir.
Şirk olan tevekkül ise; Ancak Allah'ın
kudreti dahilinde olan şeylerde Allah'tan başkasına kalben
tevekkül edip bağlanmaktır veya Allah'tan başkasını rızık alıp
veren olarak görmektir.
Küçük şirk konusuna geçmeden önce çokların
bilmeden düştüğü bazı önemli ve de hassas noktalara değinmekte
yarar var, bunlar:
Şifayı mutlak sûrette doktor veya ilaca
bağlamak. Din ve dünya işlerinde başarılı olmayı Allah'ın
yardım ve izni olmaksızın yalnız zekâ, gayret ve çalışmaya
bağlamak. Kulların kanun, hüküm koyabileceklerine dair inanış.
Ölüm nedenlerini mutlak surette trafik kazalarına veya yanlış
ilaç kullanımına vs.'ye bağlamak vb. gibidir. Bu izafetleri
mutlak olarak yapmaktan çok sakınmalıdır.
Kavlî Şirk
Allah'tan başkasına yemin etmek gibi kişinin
lisanıyla işleyebileceği şirk türüdür. "..senin sayende",
"-Allah'tan başkası için- hâkimler hâkimi" gibi sözler ve de
kişiyi Abdu'n-nebî, Abdu'l-hüseyin gibi isimlerle Allah'tan
başkasının kulluğuna nisbet etmek bu kabildendir. "Kur'an
evliya çarpsın!", "ekmek mushaf çarpsın!" vb. sözler de bu
sınıftandır. Bunların tümünden sakınmalıdır.
Fiilî Şirk
Bazı şeyleri uğurlu yahut uğursuz saymak gibi
inanışlardır. Bazı hayvanları, kuşları veya günleri uğursuz
saymak; uğursuz olduğu inancıyla bazı şeyleri terk etmek,
kahinlere gitmek onları tasdik etmek, kayıp şeyleri bulmak
üzere onlardan yardım istemek, fal bakmak veya baktırmak,
niyet çekmek, türbelere para atmak, ip bağlamak (itîkad
edilmemesi koşuluyla!) böyledir.
"...Sizin uğursuzluğunuz sizinle
beraberdir..." (Yâ'sîn, 36/19)
Rasûlullah (s.a.v), "Uğura inanmak şirktir"
buyurmuştur. (Müslim)
Kalbî Şirk
Riyâ, şöhret sevgisi, bazı amelleriyle dünya
ve dünyalığı ahirete tercih edercesine arzu etmek gibi
hususlar kalbî şirktir.
Bunu dört şekilde inceleyebiliriz;
1. Dünyevi bir menfaat sağlamak için amel
yapmaktır. Böyle bir kişi amelinin ecrini dünyada alır,
ahirette ise bir nasibi yoktur. Bu da büyük şirktir.
2. İnsanların hoşnutluğu için yapılan
Allah'ın azabından sakınma hedefi güdülmeyen amellerdir.
3. Mal edinebilmek, evlenebilmek için hacca
gitmek, ganimet için cihâda gitmek veya makam elde etme
gayesiyle İslâmi ilimler okumak bu tür şirktendir. Burada da
hedef Allah'ın rızası değil, hevâ ve hevestir.
4. Başkalarının rızasının gözetilmediği halde
huşû ve takvâsızlıktan dolayı ifsad edilmiş amellerdir,
"... "Allah ancak müttakîler (takvâ
sahiplerin)'den kabul eder." (Mâide, 5/27)
Bu amel de kişiye ahirette bir yarar
sağlamaz. İyi ve kötü amel birbirine karışmış, kötü olan galip
gelmiştir.
Doğruluklarına kalben itikâd edilmesi halinde
bunlar büyük şirke dönüşür ki Allah azze ve celle hepimizi
bunlara düşmekten korusun. (Âmin)
Gizli Şirk
İbn Abbâs (r.a), "Allah ve sen dilersen" gibi
bir sözün "Allah ve falanca dilerse" anlamında olduğunu
söylemiş ve bunun gizli şirk olduğunu belirtmiştir. Bu
ifadenin yerine "önce Allah, sonra da falanca dilerse"
kullanılması gerekir. "Önce Allah, sonra da senin sayende"
demeli ve Allah'a hiçbir varlık denk tutulmamalıdır. Buna
düşen Yine "Allah'a ve sana güveniyorum" değil, "önce Allah'a,
sonra da sana güveniyorum" denmelidir. Zira "ve" edatı
eşitliği gerektirir. "Sonra" kullanarak derece farkını ispat
etmek şarttır.
Allah Rasûlü (s.a.v), bunun keffâretini şöyle
bildirmiştir:
"Kim Lât ve Uzza'ya yemin ederse (hemen
ardından) "Lâ İlâhe İllallah" desin. Kim arkadaşına, "Gel!
bahis -iddialaşmak ve kumar- oynayalım derse, sadaka versin"
(Buhari, Müslim)
Rasûlullah (s.a.v), her tür şirkten şu duâyla
Allah'a sığınmamızı bizlere öğretmiştir:
"Rabbimiz, bilerek sana ortak koşmaktan sana
sığınırız, bilmediğimizden de bağışlanmamızı dileriz"
(Sahihtir, Ahmed)
İmana Zarar Veren Ameller
. Sihir: Kalp ve bedene hastalık, ölüm vb.
gibi fiziksel etkiler meydana getirebilen, eşlerin arasını
açan ve cinlerle küfre düşmeye karşılık işbirliği içinde
bulunan kimselerin bazı muska, üfürük, tılsım vs. ile yaptığı
bir fiildir. Bu, ameli küfür olduğu gibi bu işlerle uğraşanlar
da kâfirdir. (Bkz. Bakara: 2/102)
. Kâhinlik: Medyumluk olarak da
isimlendirilen kehânet, geleceği bildirme iddiasıdır. Kâhin
veya medyum, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği gaybî
şeyleri, geleceği bildiğini iddia eder ki, bu haliyle Allah'ı
inkar ederek kafir olmuş olur. Sözlerini doğrulayan da küfre
düşer.
. Sihri çözmek: Sihre maruz kalan kimseyi
Allah'ın izniyle kurtarmak biri meşrû diğeri ise haram olmak
üzere iki yolla mümkündür:
a) Sihri, sihirle çözmek; bu küçük
küfürdür.
b) Sihri Kur'ân ve Sünnette sabit olan
duâları okuyarak (rukye ile) çözmektir ki, bu câizdir.
. Falcılık ve astroloji: Bazı yıldız ve
burçları, yeryüzünde meydana gelen olaylara etkili kabul
etmektir ki, kişi isterse bunun Allah'ın izni ile
olabileceğine inansın şirktir. Sahibini İslâmdan çıkarır.
. Okuma (Rukye): Kur'ân veya Sünnette yer
alan; cin ibtilâsı vs. hastalara şifa için okunan zikir ve
duâların tümüne verilen addır.
Rukyenin meşrû olabilmesi için; a) Allah'tan
başkasına güvenip ondan medet ummak gibi haram şeyler
içermemesi, b) Mânasının anlaşılır olması, c) Arapça olması
(bilmeyen şifa için kendi dilinde duâda bulunur), d) Allah'ın
izni olmadıkça şifanın hasıl olmayacağına inanılması şeklinde
bazı kâideler vardır.
Şifa için bilezik, ip veya değişik
vasıflardaki taş vs. edinmek gibi mezkûr kâidelerin dışında
olan rukye, haram olur.
Zarar ve yarar ancak Allah'ın izniyledir.
Allah bütün yaratılmışlar üzerinde tek kuvvet ve kudret
sahibidir. Her kim böyle şeylerin hayır ve şerre neden
olduğuna inanırsa büyük şirke düşmüş olur.
Şu an Müslüman diye nitelendirilen ülkelerin,
bir çok fitne, felaket, belâya maruz kalması, kanlarının ucuz
olması, zillet içinde bulunmalarının başlıca nedeni İslâm
topraklarında maalesef her çeşidiyle yaygın olan şirkî
unsurlardır. Akidelerinin berraklığını gideren şirkî öğeler ve
gerçek tevhid akidesinden yüz çevirmelerinden dolayı Allah'ın
üzerlerine boşalttığı türlü azaplara müstehak olmuşlardır.
İslâm'dan olmadığı halde İslâm zannedilerek
rağbet gören bid'at ve hurafeler bunun vecîz bir
göstergesidir. Oysa İslâm bunları ve bunlara götüren yolları
yıkıp tevhid akidesini ikâme etmeye gelmiştir.
Şu an yaşadığımız toplum, kendilerinden
önceki müşrik kavimler gibi dinlerini oyun ve eğlence
edinmiştir.
Ölü veya diri insanları yüceltmeye, onlar
için kurban kesmeye, duâlarında onlardan medet ummaya,
kabirlerini bayram yerlerine çevirip onları tavaf etmeye
başladılar. Allah Rasûlü (s.a.v)'in, "Allah katında mahlukâtın
en şerlileri" olarak tanımladıkları kimseler gibi kabirleri
ziyaret etmek için sefer eder, oraları mescide çevirir ve
onları takdis eder oldular!
Tüm bunlardan daha korkunç olan da, Allah'ın
indirdiğiyle hükmetmeyi terkettiler!.. Beşerî sistemlerle
yaşar onları destekler oldular. Onu sever ve savunur
oldular!
|