Âdem
Aleyhisselâm Dâvud
Aleyhisselâm Elyesa
Aleyhisselâm Eyyub
Aleyhisselâm Harun
Aleyhisselâm Hızır
Aleyhisselâm Hud
Aleyhisselâm ibrahim
Aleyhisselâm idris
Aleyhisselâm ilyas
Aleyhisselâm Îsa
Aleyhisselâm ishak
Aleyhisselâm ismail
Aleyhisselâm işmoil
Aleyhisselâm Lokman
Hekim Lut
Aleyhisselâm Musa
Aleyhisselâm Nuh
Aleyhisselâm Salih
Aleyhisselâm Süleyman
Aleyhisselâm Şem'ûn
Aleyhisselâm Şit
Aleyhisselâm Şuayb
Aleyhisselâm Uzeyr
Aleyhisselâm Yahya
Aleyhisselâm Yakub
Aleyhisselâm Yunus
Aleyhisselâm Yusuf
Aleyhisselâm Yuşa
Aleyhisselâm Zekerriya
Aleyhisselâm Zülkarneyn
Aleyhisselâm Zülkifl
Aleyhisselâm
|
İBRÂHİM
ALEYHİSSELÂM
Kur'ân-ı kerîm'de ismi bildirilen peygamberlerden,ülülazm adı
verilen altı peygamberden biri olup, Keldânî kavmine gönderilmiştir.
Peygamber efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra peygamberlerin ve
insanların en üstünüdür. Allahü teâlâ ona Halîlim (dostum) buyurduğu
için Halîlullah veya Halîlürrâhmân olarak bilinir. Babası mümin olan
Târûh olup,annesi Emine'dir. İbrâhim aleyhisselâm, peygamber
efendimizin dedelerindendir. Çünkü, ilk oğlu İsmâil aleyhisselâm
Arapların, ikinci oğlu İshâk aleyhisselâm da İsrâiloğullarının ceddi
yâni dedesidir. Keldâni memleketi olan Bâbil'in doğu tarafında ve
Dicle ile Fırat nehirleri arasındaki bölgede doğdu. Yüz yetmiş beş
yaşındayken Kudüs'te vefât etti.
İbrâhim aleyhisselâma annesi
Emîle veya Ûşâ hâmileyken, babası Târûh vefât etti. Annesi,amcası
olan Âzer ile evlendi. Âzer üvey babası ve amcası olup
putperestti. Geçimini put yapıp satarak temin ederdi.
Tefsir
âlimleri,En'âm sûresinin Âzer'in ismi geçen 14.âyetini tefsir
ederken, Âzer'in hazret-i İbrâhim'in amcası ve üvey babası olduğunu
açıkça belirtmişlerdir. Zîrâ,Peygamberimizin baba ve dedeleri Âdem
aleyhisselâmdan beri hep mümindi. Kur'ân-ı kerîm'de meâlen;"
Sen,yani senin nûrun,hep secde edenlerden dolaştırılıp, sana
ulaşmıştır." (Şu'arâ sûresi:219) buyrulmaktadır. Ehl-i sünnet
âlimleri bu âyet-i kerîmeyi tefsir ederken, Peygamberimizin bütün
ana ve babalarının, mümin olduğunu anlamışlardır. Abdullah ibni
Abbâs'ın bildirdiği hadîs-i şerîfte de: "Benim dedelerimin hiçbiri
zinâ yapmadı. Allahü teâlâ,beni temiz babalardan, temiz analardan
getirdi. Dedelerimin iki oğlu olsaydı,ben bunların en
hayırlısında,en iyisinde bulunurdum."buyuruldu.
Âyet-i kerîme
ve hadîs-i şerîflerden anlaşıldığı ve binlerce İslâm kitâbında
yazıldığı üzere Peygamber efendimizin anaları ve babaları arasında
bulunmakla şereflenen bahtiyarların hepsi, zamanlarının ve
memleketlerinin en asîl, en şerefli,en güzel ve en temiz
kimseleriydi. Hepsi de aziz ve muhteremdiler. İbrâhim aleyhisselâmın
babası Târûh da böylece mümin,yani inanmıştı. Kötü ahlâktan,âdî ve
çirkin sıfatlardan uzaktı.
Nûh aleyhisselâmdan çok sonra
Bâbil'de hüküm süren, yıldızlara ve putlara tapan Keldâni kavminin o
devirdeki kralı olan Nemrûd, insanları kendine ve putlara
taptırıyordu. Bir gece gördüğü rüyâyı, mineccimler;"Doğacak bir
erkek çocuğun yeni bir din getireceği ve onun saltanatını yıkacağı."
şeklinde tâbir edince, Nemrûd yeni doğan erkek çocukların
öldürülmelerini ve hâmile kadınların hapsedilmelerini emretti. O
sırada hazret-i İbrâhim'e hâmile olan annesi, amcası Âzer'le
evliydi. Görünüşte hâmileliği belli olmadığı için fark edemediler,
kocasına da; "Çocuk doğunca oğlan olursa, kendi elinle Nemrûd'a
teslim eder mükâfât alırsın" dedi. Annesi zamanı gelince de
şehir dışında bir mağarada doğum yaptı ve Âzer'e çocuğun doğup
öldüğünü söyledi. Oğlunu mağarada gizledi ve orada büyüttü. Yanına
gittiğinde onu parmağını emerken bulur ve doymuş görürdü.
Parmaklarından süt ve bal gelirdi. Allahü teâlâ Cebrâil
aleyhisselâmı göndererek bu gıdâları Cennet'ten parmaklarına
akıtırdı.
İbrâhim aleyhisselâm büyüyüp, mağaradan çıkınca,
güneşe, aya, yıldızlara ve kâinâta bakarak bunları yaratanın eşi ve
benzeri olmayan bir yaratıcının olduğunu anladı. Keldâni kavmine
gelerek, taptıkları putların ve yıldızların ilâh olmadığını,
anlayabilecekleri açık delillerle anlattı. Bâbil halkı çocuk yaşta
olan ve putlarına karşı çıkan hazret-i İbrâhim'i üvey babası Âzer'e
şikâyet ettiler. Âzer,İbrâhim aleyhisselâmı azarlayarak bu işten
vazgeçmesini istediyse de İbrâhim aleyhisselâm onun sözlerine hiç
aldırmayıp; "Benden delil isteyin göstereyim.Bana hidâyet
veren,doğru yolu gösteren Allahü teâlâ beni sizden ayırdı. Sizin
içinde bulunduğunuz sapıklığa düşürmedi. Sizi ve putlarınızı
sevmiyorum." dedi. Putlara tapmanın mânâsız olduğunu Âzer'e de
söyledi. Âzer hiddetlenip İbrâhim aleyhisselâmın yanından
uzaklaşmasını istedi.
Genç yaştayken Keldânî kavmine
peygamber olarak gönderilen ve kendisine on sayfa kitap verilen
İbrâhim aleyhisselâm, Allahü teâlânın emriyle büyük-küçük herkesi
Allahü teâlâya îmân etmeye çağırdı. İnsanlara topluca ve açık bir
tebliğde bulunmayı, putların mânâsız ve âcizliğini, onlara tapmanın
sapıklık olduğunu gâyet açık bir şekilde göstermek istedi. O zaman
Keldânî kavmi, bir gün bayram yapmak üzere bir yere toplandı. Onlar
gittiği zaman İbrâhim aleyhisselâmın üvey babası ve puthânenin
bekçisi olan Âzer onu da bayram yerine gitmeye zorladı. İbrâhim
aleyhisselâm hasta olduğunu söyleyerek gitmedi. İnsanlar bayram
yerinde toplandıkları zaman, yetmiş kadar putun bulunduğu puthâneye
girdi. Getirdiği bir balta ile bütün putları kırıp parça parça etti.
Sadece en iri putu kırmadı ve baltayı bunun boynuna asarak,oradan
uzaklaştı. Keldânî kavmi bayramdan dönünce, puthâneye girip,
putların kırılıp parça parça edildiğini görüp, şaşırdılar. Bunu kim
yaptı,diye bağırmaya başladılar. Bu işi, İbrâhim yapmıştır,diyerek
onu yakalayıp halkın önünde sorguladılar. "Ey İbrâhim!
Putlarımızı sen mi kırdın?" deyince, İbrâhim aleyhisselâm, bu
işi olsa olsa; "Ben varken bu küçük putlara niçin tapıyorlar!"
diyen şu iri put yapmıştır, demiştir. "Siz ona sorunuz." deyince,
putperestler; "Putlar konuşmaz ki,sen bize ona sor diyorsun!"
dediler. Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm; "O hâlde daha
kendilerini kırılmaktan kurtaramayan,size hiçbir faydası olmayan bu
putlara ilâh diyerek niçin tapıyorsunuz? Hâlâ akıllanmayacak
mısınız? Size ve bu taptığınız putlara yazıklar olsun!"
dedi. Putlarını İbrâhim aleyhisselâmın kırdığını anlayan Keldânî
kavmi,onu hapsettiler. Durumu da ılâhlık iddiâsında bulunan kralları
Nemrûd'a bildirdiler.
Nemrûd, İbrâhim aleyhisselâmı yanına
getirmelerini emretti. İbrâhim aleyhisselâm Nemrûd'u Allahü teâlâya
îmân etmeye dâvet etti. Nemrûd,bunu reddettiği gibi, İbrâhim
aleyhisselâmın kendisine secde etmesini istedi. Secde
etmeyince,hapsettirdi ve ateşte yakılmasını emretti. Günlerce
yığılan odunlar ateşlendi. Şiddetinden yanına yaklaşamadıkları ateşe
hazret-i İbrâhim'i mancınıkla attılar. Ateşe atılırken;"Hasbiyallah
ve ni-mel vekil",yani "Bana Allah'ım yetişir.O ne iyi
vekildir,yardımcıdır." dedi. Ateşe düşerken Cebrâil aleyhisselâm
gelip; "Bir dileğin var mı?diye sorunca; "Var,fakat sana
değil, Rabbim beni görüyor,biliyor." dedi. Onun bu hâli Kur'ân-ı
kerîm'de övülüyor ve;"Sözünün eri olan İbrâhim." buyruluyor.Allahü
teâlâ,Kur'ân-ı kerîm'de meâlen ateşe; "Ey ateş! İbrâhim'e karşı
serin ve selâmette ol!" (Enbiyâ sûresi:69) diye emretti. Ateşin içi
yemyeşil bir bahçe kesildi. Cebrâil aleyhisselâm da kendisine
arkadaş oldu.Cennet'ten gömlek ve yaygı getirdi ve onu Cennet
nîmetleri ile doyurdu.Ateşte yedi gün kaldığı rivâyet edilir. Ateş
sönünce mûcizeyi gözleriyle görenlerden kardeşi Haran, amcasının
kızı ve sonra hanımı olan hazret-i Sâre ve bâzı kimseler îmân
ettiler. İbrâhim aleyhisselâm ateşten kurtulduktan sonra Keldâni
kavmini bir müddet daha îmâna dâvet etti. Fakat zâlim Nemrûd ve
putperest ahâli küfürlerinden vazgeçmediler. Allahü teâlâ,Nemrûd ve
kavmine sivrisinekleri musallat etti. Sinekler onların kanlarını
emdiler ve kuru kemik hâline getirdiler. Sineklerden birisi de
Nemrûd'un burnundan girip beynine yerleşti. Uzun zaman azap ve
ıztırap verdi. Hattâ başını tokmakla döğdüre döğdüre öldü. Allahü
teâlâ, tanrılık iddiâ eden Nemrûd'u en âciz mahlûklarından birisi
olan sivrisinekle cezalandırdı.
İbrâhim aleyhisselâm Allahü
teâlânın emriyle Bâbil'den Harrân'a (Urfa'nın güneyinde bir yer)
hicret etti. Bu yolculukta kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâm, hanımı
Sâre Hâtun ve diğer inananlar da bulundular. Harrân'da bir müddet
kaldıktan sonra, Şam'a,oradan da Mısır'a gitmek üzere yola çıktı. Bu
yolculuk esnâsında kardeşinin oğlu Lût aleyhisselâmın Sedûm bölgesi
ahâlisinde peygamber olarak vazîfelendirildiği bildirildi. Lût
aleyhisselâmın Sedûm'a hareketinden sonra, Mısır'a giden İbrâhim
aleyhisselâm rivâyete göre bu sırada otuzsekiz
yaşındaydı.
Mısır'a gittiği sırada Sinan bin Ulvan adlı zâlim
bir Firavun vardı. İbrâhim aleyhisselâm ve hanımı hazret-i Sâre'nin
Mısır'a geldiğini haber alan Firavun, zorbalık yaparak Sâre'yi almak
istedi. Bu zâlim hükümdâr hazret-i Sâre'yi sarayına çağırttı. Ona
musallat olmak isteyince nefesi kesilip elleri ve ayakları tutmaz
hâle geldi. Bu hâline pişman olup,musallat olmaktan vaz geçti.
Hazret-i Sâre'den, onun düştüğü fecî hâlden kurtulması için duâ
etmesini istedi. Hazret-i Sâre,hükümdârı bu kadın öldürdü, diye
suçlanmasından korktuğu için,duâ etti. Tekrar eski hâline dönen
Firavun, Hacer adında bir câriyeyi hazret-i Sâre'ye hediye etti. Bu
hâdiseden sonra İbrâhim aleyhisselâm hanımı Sâre ve hediye edilen
Hacer Hâtunla birlikte Mısır'dan ayrılıp, Filistin'e gitti. Filistin
topraklarında ıssız ve kupkuru bir yer olan Sebû'ya yerleşti. Bir
müddet burada kaldı. Zamanla çok mala kavuştu. Yarım milyonu sığır
olmak üzere,davarları vâdileri ve ovaları doldurdu. Çok zengin oldu.
Sebû denilen yere sonradan gelip yerleşen insanların İbrâhim
aleyhisselâmı incitmeleri üzerine oradan ayrılıp, Şam tarafında Kıst
adlı yere göçtü. Çok cömert olan İbrâhim aleyhisselâm insanlara çok
ikrâmlarda bulunurdu.
İbrâhim aleyhisselâm,çocuğu olmadığı
için hanımı hazret-i Sâre'nin isteği ve izniyle hazret-i Hacer'le
evlendi. Bu evlilikten İsmâil aleyhisselâm doğdu. Muhammed
aleyhisselâmın nûru hazret-i Hacer vâsıtasıyle İsmâil aleyhisselâma
intikâl ettiği için, hazret-i Sâre'nin kalbinde hazret-i Hacer'e
karşı gayret hâsıl oldu. İbrâhim aleyhisselâm,hazret-i Sâre'yi
üzmemek için Allahü teâlânın emriyle hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil'i
(aleyhisselâm) yanına alarak, o zamanlar ıssız ve susuz bir yer olan
Mekke'ye götürdü. Onları oraya bırakıp, Şam diyârına geri döndü.
Hacer annemiz ve oğlu İsmâil aleyhisselâm oradayken, mübârek Zemzem
suyu yerden fışkırarak çıktı.
İbrâhim aleyhisselâm, daha önce
bir oğlum olursa, Allah yoluna kurban edeceğim, diye adakta
bulunmuştu. İbrâhim aleyhisselâm, hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil
aleyhisselâmı ziyâret için Mekke'ye geldiği sırada, üç gün üst üste
gördüğü bir rüyâ üzerine İsmâil aleyhisselâmı kurban etmek istedi.
Tam kurban etmek üzereyken, Allahü teâlâ İbrâhim aleyhisselâma
rüyâsında sadâkat (bağlılık) gösterdiğini bildirerek kurbanlık bir
koç ihsân etti. Böylece İsmâil aleyhisselâm, kurban edilmekten
kurtuldu. Allahü teâlâ, İbrâhim aleyhisselâma ihtiyar yaşında
hazret-i Sâre'den İshâk isimli oğlunu ihsân etti. İbrâhim
aleyhisselâm bir kaç defa hazret-i Hacer'i ve oğlu İsmâil
aleyhisselâmı ziyâret etti.
Bir defâsında oğlu İsmâil ile
birlikte Beytullah'ı (Kâbe-i muazzamayı) inşâ etti. Cennet
yâkutlarından Hacer-ül-Esved adlı siyah taşı Cebrâil aleyhisselâmın
bildirmesiyle alarak,Kâbe-i muazzamanın duvarına yerleştirdi. Kâbe
duvarını örerken,şimdi Makâm-ı İbrâhim denilen taşın üzerine
bastı.Kâbe'yi yapıp bitirince, Allahü teâlânın Cebrâil aleyhisselâm
aracılığıyla bildirdiği gibi, İsmâil aleyhisselâm ve Mekke'de
yerleşmiş olan Cürhümlülerle birlikte hac ibâdetini
yaptı.
İsmâil aleyhisselâmla haccın rükünlerini yerine
getirdikten sonra,oğluna Kâbe'ye bakmasına ve onu koruması için
tenbihte bulundu. Şam'a gitmek istedi. Gitmeden önce Arafat'a
çıkıp,İsmâil aleyhisselâmın evlâdına duâ etti ve Şam'a döndü.Ertesi
sene hac mevsiminde hanımı hazret-i Sâre ve oğlu İshâk aleyhisselâmı
da alarak Mekke'ye geldi. Hac ibâdetini yaptıktan sonra,birlikte
Şam'a döndüler.
İbrâhim aleyhisselâm,vefât etmeden önce oğlu
hazret-i İsmâil'e şu vasiyette bulundu: "Ey oğlum!Alnında parlayan
bu nûr,son peygamber Muhammed aleyhisselâmın nûrudur. Bütün baba ve
dedelerimizin vasiyeti, bu nûru iyi muhâfaza edip,ehline teslim
etmektir. Bu mübârek nûru iyi muhâfaza et.Nikâhlı, afîf ve temiz
kadınlara teslim eyle.Evlâdına da böyle vasiyette bulun."dedi.Yüz
yetmiş beş yaşında hazret-i Hacer ve hazret-i Sâre'den sonra
Kudüs'te vefât etti. Kudüs civârında Habrun kasabasında bir mağaraya
defnedildi. Bu kasaba, İbrâhim aleyhisselâmın Halîl (Allahü teâlânın
dostu) ismine izâfeten Halîlurrahmân ismiyle meşhurdur. Hazret-i
Lût,hazret-i İshâk ve hazret-i Yâkûb ile pekçok peygamberin bu
beldede bulunduğu rivâyet edilir.Müslüman hükümdârlar oradaki
mescitleri ve türbeleri kendi devirlerinde tâmir ettirmişlerdir.
Halîlurrahmân'daki mescit ve türbeleri ise son olarak Osmanlı
Sultânı İkinci Abdülhâmid Han tâmir ettirmiştir.
İbrâhim
aleyhisselâm ülülazm peygamberlerin ikincisi olup, Peygamber
efendimiz Muhammed aleyhisselâmdan sonra bütün peygamberlerden ve
resûllerden üstündür. İbrâhim aleyhisselâmdan sonra gelen bütün
peygamberler onun neslindendir.
Allahü teâlâ hazret-i
İbrâhim'i ilâhî sırlara vâkıf kıldı ve onu,ateşe atıldığında
nefsiyle, oğlu hazret-i İsmâil'i Allah için kurban etmesini bildirip
evlâdı ile malı ile imtihân etti.Malı ile imtihân edilmesi şöyle
olmuştur: O kadar zengindi ki,sadece sığırları yarım milyon olup,
davarları,ovaları ve vâdileri dolduruyordu. Cebrâil aleyhisselâm
insan sûretinde gelip; "Ya İbrâhim,bu sürüler kimindir?" deyince;
"Allah'ındır fakat benim elimde emânettir. Allahü teâlâyı tesbih
et,ismini an, onu zikret, bu sürülerin hepsi senin olsun." diyerek
bütün malını bağışladı. Cebrâil aleyhisselâm kendini
tanıtınca,hazret-i İbrâhim; "Ben Allah için bağışladığımı geri
alamam." diyerek bütün malını satıp, Allah yolunda sarf
etti.
Hazret-i İbrâhim kendisine nâzil olan (indirilen) emir
ve yasakları tamâmen halka bildirdi.Allah'tan başka şeylere tapmanın
bâtıl (geçersiz) olduğunu çok açık bir şekilde anlattı. Şirke
(Allah'a ortak koşma) yol açacak kapıların hepsini
kapattı.
Çocukluğundan ölümüne kadar hak din üzere olduğundan
ve insanlara dîni bildirdiğinden dolayı, onun milletine işâret için
Kur'ân-ı kerîmde "Hanîfen" (hak din üzere bulunanlar) diye
zikredilmiştir. Hazret-i İbrâhim'in husûsiyetleri Kur'ân-ı kerîmde
Nahl sûresi 120,121,122. âyetlerde bildirilmektedir.
Misâfirperverliği ve cömertliği dillerde dolaşırdı. Misâfir
olmayınca yemek yemez, bir misâfir bulmak için uzaklara giderdi. Bu
vasfından dolayı ona Ebû'd-Düyûf (misâfirler babası) adı verilmişti.
Kıblesi Kâbe idi.Namaza durduğu zaman kalbinin coşması,hışırtısı çok
uzaklardan duyulurdu.
İbrâhim
Aleyhisselâmın Mûcizeleri: İbrâhim aleyhisselâmın mübârek
vücûduna ateş tesir etmedi.Nemrûd onu ateşe attığında Allahü teâlâ;
"Ey ateş! İbrâhim üzerine serin ve selâmet ol!" buyurunca ateş onu
yakmadı. Cansız olan, parça parça edilmiş ve parçaları ayrı ayrı
yerlere konmuş olan kuşlar (dört kuş), İbrâhim aleyhisselâmın
çağırması üzere yeniden dirilmişlerdir. İbrâhim aleyhisselâmın
mûcizesi ile taşlar kömür gibi yanmıştır. Rivâyete göre İbrâhim
aleyhisselâm Şam tarafına hicret ettiğinde çayırlık,çimenlik bir
yerde konaklamıştı. Orada yakacak hiçbir şey bulamayan, buldukları
az bir şeyle ihtiyaçlarını karşılayamayan ahâli, durumlarını İbrâhim
aleyhisselâma anlattı. İbrâhim aleyhisselâm taşları toplattı ve
kömür gibi yaktı. Bu mûcizeyi gören pekçok kimse îmân etti.
Bâzan yırtıcı ve yabânî hayvanlar İbrâhim aleyhisselâmla beraber
giderler ve dile gelerek gâyet açık bir şekilde onunla konuşurlardı.
Bir defâsında,hanımı hazret-i Hacer ve oğlu İsmâil'le görüşmek ve
onları ziyâret etmek için Mekke'ye gitmişti.Şam'a geri dönüşünde
birçok yabânî hayvan, İbrâhim aleyhisselâm ile berâber
yürüyüp,onunla açıkça konuştular. İbrâhim aleyhisselâm
duvarların ve dağların arkasını da görürdü. Bu mûcizesi Mısır'a
gittiğinde zevcesi hazret-i Sâre'ye musallat olmak isteyen zamânın
kralı Firavun,hazret-i Sâre'yi sarayına alınca, İbrâhim aleyhisselâm
dışardan içeriyi seyretmiştir. Sarayın duvarları ona cam gibi olmuş
ve gözünden perde kaldırılmıştır. Böylece hazret-i Sâre'ye el
uzatmaya kalkışan Firavun'un ellerinin kuruyup, ayaklarının
tutmayarak yere yıkıldığına şait olmuştur. İbrâhim
aleyhisselâmın bastığı taşın üzerinden ağaç bitip yeşermiştir.Bu
istek dîne dâvet ettiği bir beldenin ahâlisinden gelmiş, duâsı
üzerine mûcizeyi göstermiştir. İbrâhim aleyhisselâmın oturduğu
yerden güzel kokular yayılırdı. Ayrılsa bile,senelerce güzel kokusu
oradan çıkmazdı. Hazret-i İsmâil de babasının evine gelip
gittiğini,onun kokusundan anlamıştı. İbrâhim aleyhisselâmın
dîni: İbrâhim aleyhisselâmın dîni,Hanîf dînidir.Yanlış ve sapık olan
şeye hiç dalmadan doğruya yönelen mânâsınadır. İbrâhim
aleyhisselâm,Kaldânî kavminin taptığı putlara aslâ tapmayıp,onları
aşağılayıp,Allahü teâlâya ibâdet ettiği için,Hanîf denilmiştir
Ayrıca,kendiside eğrilik bulunmayan dosdoğru olan din mânâsında da
Hanîf dîni denilmiştir. Peygamber efendimize peygamberlik
bildirilmeden önceki Arablardan birçok kimse Hanîf dînine
mensuptu.
İbrâhim aleyhisselâma bildirilen Hanîf dîninin
esaslarından bâzıları şunlardır:Kimse kimsenin günâhını
yüklenmez.Kimse başkasının günâhından sorumlu olmaz.İnsanlar
âhirette ancak ihlâsla işlediği sâlih amellerinin ve niyetlerinin
faydasını görürler.Her insanın hayır ve şerden ibâret olan ameli
kıyâmet gününde mizânında görülecektir.İnsana çalışmasının karşılığı
tam olarak verilecektir.
HAZRETİ İBRAHİM
HALİİLULLAH (2) İbrahim aleyhisselâm Allahü Teâlâ'ya aşırı
muhabbeti ve O'nun rızâ ve muhabbetini celbeden ibâdetler ve
taâtlerde bulunması sebebiyle, bu peygamberini halis bir dost
ittihaz ederek kendisine ilâhî sırlarını vâkıf kılarak ikram
buyurmuştur, işte bu sebepten dolayı Hazreti ibrahim'e «Halîlullah =
Allah'ın dostu» unvanı ihsan edilmiştir.
Hazreti ibrahim bir
defasında ölüm Meleği Azrail aleyhisselâm ile
karşılaştığında: -Rabbim beni niçin halîl ve dost edindi? diye
sordu da Melekül Mevt: -Sen insanlara ihsanda bulunursan da
onlardan bir şey istemezsin! şeklinde cevap vermiştir.
Hazreti ibrahim'in, nesebi,Nuh aleyhisselâmın oğlu Şam'a
dayanır. Babasının asıl ismi de Târih idi. Nemrud tarafından
puthânesine nâar tayin edildiği zaman Târih adını Âzer'e çevirmiştir
ki, Azer puthânesindeki putlardan birisinin adı idi.
Nuh
aleyhisselâmın vefatı ile Hazreti ibrahim arasında Peygamber olarak
Hazreti Hûd ile Hazreti Salih vardır. Bu arada fasıla da bin yüz
kırk üç senedir. Hazreti Hûd ile Hazreti ibrahim arasında da altı
yüz otuz yıllık bir fasıla olduğu bildirilmiştir.
Hazreti
ibrahim'in doğumu Nemrud İbni Kenan'ın hükümdarlığı zamanına rastlar
ki, doğum yeri de sonradan ateşe atıldığı ve Nemrud'un saltanat
merkezi olan Bâbil şehridir. Hazreti ibrahim'in künyesi
«Ebü'l-Edyâf = Konuklar babası» dır. Çünkü ibrahim aleyhisselâmın
evi yol uğrağı bir yerde bulunduğundan her gelen misafire ikram
edilirmiş. Bu sebeple kendisine bu künye verilmiştir.
İbrahim aleyhisselâm seksen yaşında olduğu halde Şam
mülhakatında Kaddum köyünde kendi kendini sünnet etmiştir. Hazreti
ibrahim sünnet olunca hitan, zürriyeti için imtisali icab eden
sünnet olmuştur. Bütün israil Oğulları arasında carî olan Tevrat'ın
hükmü de böyle idi. Hazreti Isa zamanına kadar hitan sünneti böyle
devam edip gelmiştir. Daha sonra Hıristiyanlardân bir taife
Tevrat'ın bu hükmünü bozmuşlar ve: -Hitan, kalbin perdesini
atmaktır, şeklindeki hezeyanlarıyla bu kadim sünneti terk
etmişlerdir.
Hazreti ibrahim kavmini, en sihirbaz ve
müneccim olan Bâbil halkını, yıldızlar adına diktikleri putlara
tapmaktan alıkoyarak Allah'ın birliğine davet ettiği halde bir türlü
tesirini göstermemişti. Nihayet bunların putlarına bir oyun oynamak
ve kavmini canlı bir şahid ve onları cevapsız bırakacak bir delil
ile karşılamak istedi.
Bâbil halkı bir bayram vesilesiyle ve
mutad olduğu üzere hazırladıkları bayram yemeklerini mâbedlerine
götürüp putların önüne sıralamışlardı. Bu yemekleri mâbed dışında
bayram merasiminden sonra gelip yemek âdet idi. Bu defa da yemekleri
bırakıp gidiyorlardı.
İbrahim aleyhisselâm yolda kavminin
âdetince yıldızlara bir bakış baktı ve: -Şimdi ben hakikaten
hastayım, vebaya tutuldum, dedi. Bunun üzerine yanındakiler ondan
yüz çevirerek arkalarına dönüp kaçıverdiler. Hazreti İbrahim
de: -Allah'a yemin ederim ki, siz dönüp gittikten sonra ben de,
putlarınıza elbette bir oyun oynayacağım, dedi ve gizlice bir yol
ile kavminin putlarının yanına vardı.
Putlara
hitaben: -Haydi buyurunuz, şu yemekleri yemez misiniz? Neden bana
cevap vermiyorsunuz? diye alay ettikten sonra şiddetle bir vuruş
vurdu ve putları paramparça etti. Mümkün ki, kendisine müracaat
ederler diye putların büyüğünü hali üzere bıraktı ve baltayı bunun
omzuna astı. Müşrikler koşarak mabetlerine geldiler: -Bu fenalığı
ilâhlarımıza kim yapmış? Kim yaptıysa muhakkak o, zalimlerden
birisidir, diye soruşturdular. Hazreti ibrahim'in «Bu putlara bir
oyun oynayacağım» dediğini duyanlar: -Bu delikanlının putları kötü
şekilde andığını işittik, ona ibrahim deniliyor, dediler.
Bunun üzerine müşrikler: -Haydi şunu yakalayıp halkın
gözü önüne getiriniz bakalım. Olabilir ki, halk şahidlik ederler,
dediler. ibrahim Aleyhisselâm getirildiği zaman: -Ey ibrahim!
Bizim ilâhlarımıza bu hakareti sen mi yaptın? diye sordular.
O da: -Onların şu omuzu baltalı büyüğü "cüce putlara
niçin tapılıyor?" diye kızarak yapmıştır. Hele bir kere şu yerde
serili duran küçük putlara soralım; eğer dile gelir, cevap
verirlerse doğrusunu öğrenmiş olursunuz? dedi.
Nihayet
müşrikler vicdanlarına müracaat ettiler de
biribirlerine: -Doğrusu siz haksızsınız! dediler. Sonra başları
aşağı getirildi de: -Sen hakikaten bilirsin ki, bu nesneler söz
söyleyemez, diye itirafta bulundular.
İbrahim
Aleyhisselâm: -O halde siz Allah'dan başka size hiç bir faydası
dokunmayan, zarara da giremeyecek olan şu putlara mı tapıyorsunuz?
Of size ve Allah'dan başka taptıklarınıza!.. Hâlâ akıllanmayacak
mısınız? dedi.
Bütün bu olanlar Nemrud'a kadar bildirildi ve
saray erkânı halka hitaben: -Siz bir iş görmek istiyorsanız, bu
adamı yakınız da ilâhlarınızın öcünü alınız! dediler. Hakikaten
ateşe attılar Allahü Tealâ da ateşe:
-Ey ateş, ibrahim'e
serin ve selâmet ol! buyurdu. Müşrikler Hazreti İbrahim'e zarar
vermek istemişlerdi. Allahü Teâlâ da kendilerini hüsrana ve ziyana
düşürdü. Ve ibrahim Aleyhisselâm'ı ateşten kurtardı. Kardeşinin oğlu
Lût Aleyhisselâm ile beraber İrak'tan âlemlere mübarek kılınan
toprak olan Şam'a gönderildi.
İbrahim Aleyhisselâm genç
yaşta babasının ve kavminin tapındığı putlara karşı mücadeleye
başlamıştı. Onları bu bâtıl ibâdetlerinden vazgeçirmeye çalışıyordu.
Bir gün babası Azer'e: -Sen putları bir sürü ilâh mı kabul
ediyorsun? Muhakkak ben seni ve kavmini açık bir dalâlet içerisinde
görüyorum, demişti-. Ruh sahibi olan insanın gerek beşer timsali
olsun ve gerek yıldızlar ve melekler timsali farz edilsin, cansız
putlara alçalması ve ibâdette bulunması ne açık bir sapıklıktır ki,
Hazreti İbrahim bunu babası Azer'den başlayarak kavminin yüzüne
vurmaktan ve onları irşad etmekten çekinmemişti..
Çünkü
Allahü Teâlâ arz ve semâların saltanatını, yıldızları, ay ve güneşi
gözüne açık bir gösterişle gösteriyor ve bütün âlemin her türlü
heyetiyle bir mülk, saltanata tabî bir memleket olduğunu ve bu
memleketi zabt ve idare eden hükümranlık sırlarını ve hakimiyet
kanunlarını onun kalbine bildiriyordu.
İşte Hazreti
ibrahim'e bunlar, yakîn bulan, tam kanâate eren kimselerden olması
için Allahü Teâlâ tarafından ihsan olunuyordu. Binaenaleyh Hazreti
ibrahim vaktâ ki gece bütün zulmetiyle başına çöküp ortalığı
karanlığa boğdu, o zaman seyyarelerden parlak bir yıldız
görerek: -Bu benim Rabbim ha!, dedi.
Böylece ilk önce bir
yıldızın bir insanı terbiye edebileceğine ihtimal vermeyerek
etrafındakilere bir tariz yaptı. Çok sürmeden o yıldız kaybolup
batınca: -Ben batanları, kaybolanları sevmem, dedi.
Bununla evvelâ Rabblik ve kullukta muhabbetin temel nokta
olduğunu, fakat hareket ve batışın tesir için delîl değil yaratılış,
teessür, mahkûmiyet, hadîs olma ve fena bulma bakımından delîl
olduğunu, bu itibarla da kaybolan bir şeyin Rabb olmayacağını ve
kaybolan bir şeye muhabbet etmenin sonu boş çıkacak bir dalâlet
olduğunu ve Rabbin bunda müessir ve bunu hareket ettiren, zeval
bulmaktan münezzeh olan bir yaratıcı kudret olması lâzım geldiğini
anlattığı gibi, hususiyle kaybolmuş ve batışa dikkat nazarlarını
çekmekle yıldızların batışından dolayı onların yerine putları ikâme
edenlerin sapıklıklarını ve tenakuzlarını da göstermiş oldu. Çünkü
kayboluşlarından dolayı asıllarının kâfi olmadığını kabul ettikleri
halde, o kaybolanların bir san'at eseri olarak yapılan suretlerine
itibar etmek ne büyük tenakuzdur.
Bunu takiben vaktâ ki,
Ay'ı doğarken gördü ve aynı mânâ ile: -Bu benim Rabbim ha!.,
dedi. Bu da kaybolunca hem Rabbine olan kamîl kanâatini izhar
ederek: «işte bu benim Rabbim ha!» sözlerinin onu kabul şeklinde
olmayıp inkâr ve aksini söyleyenleri susturucu olduğunu anlatmak,
hem de her an Rabbine olan ihtiyacını itiraf ve hidâyetine şükretmek
için dedi ki:
-Hiç şüphe yok, Rabbim- bana hidâyet etmese
ben de her'halde o sapıklar güruhundan olacaktım. Zira bütün mesele
ruh ve cismin, enfüs ve afakin birleştiği bir nazar içinde tecellî
eden bir idrâk hissine dayanıyor, bu görüş ve gösteriş olmaz veya
fâniyi baki sanmak gibi bir isabetsizlik oluverirse dalâlet
kaçınılmazdır. Ve birden bire Ay'a güzellik ve cazibesine
kapılıvermemek de hayli müşkil. Binaenaleyh doğru ve isabetli olan,
âtıl ve idrâki bahşeden Allahü Teâlâ'nın bir tevbe ve hidayet nuru
olmasa, zulmet içerisindeki insanlık Ay'a da tapacak, yıldıza da
tapacak, puta da tapacak.
Bundan sonra ne zaman ki, Hazreti
ibrahim Güneş'i doğarken gördü ve üzerindeki karanlığıyla tamamen
açılıp gündüzün sabahına erdi: -Bu benim Rabbim hah. Bu hepsinden
büyük!., dedi. Ve boylece daha büyük bir tariz yaptı. Sonra -bu da
batınca:
-Her halde ben, sizin Rabbime ortak koştuğunuz
şeylerden beriyim. Ben tertemiz bir muvahhid olarak bütün varlığımla
yüzümü bütün muhtevasıyla şu Semâlar ve Arz'ı yaratan şânı yüce Zâta
çevirdim. Ben Allah'a şirk koşanlardan değilim, dedi. Evvel de âhir
müşriklere hiç iştirak etmediğini tasrih ederek tevhide olan tam
kanâatini ilân ve muvahhidliğini isbat ve ikrar eyledi.
Hazreti İbrahim'in kavmi de kendisine karşı mücadele ve onu
hafife almaya çalışarak delîl gösterme yanlışına kalkıştılar, galebe
çalmak fikrine saplandılar. Cevaben ibrahim Aleyhisselâm onların
kavlî ve fiilî kavga ve tehditlerini de hafife alarak ve yukarıdaki
delillerle ilâhlık ve kulluk hükümlerini beyan ederek tam
galibiyetini sağlayan şu delille dedi ki:
-Siz bana Allah
hakkında delil getirmeye mi kalkışıyorsunuz? Halbuki O, bana
hakikati doğrudan doğruya gösterdi Sizin ona ortak koştuğunuz
şeylerden ise ben, hiç bir zaman korkmam, Rabbim dilemedikçe onlar
bana hiç bir şey yapamaz, Rabbim her şeyi ilmiyle ihata buyurdu,
artık bir düşünmez misiniz? Hem nasıl olur da ben sizin ortak
koştuklarınızdan korkarım; baksanıza, siz, Allah'ın hiç bir delîl
indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan korkmuyorsunuz? Şu halde
korkudan emîn olmaya iki taraftan hangisi daha lâyık? Eğer
bilecekseniz, îmân edip de imânlarını bir haksızlıkla hileli-şekilde
örtmeyen kimseler işte korkudan emîn olmak onların hakkıdır ve
hidâyete erenler onlardır!.
Allahü Teâlâ, ibrahim
Aleyhisselâm'ı halim bir oğul ile müjdelemişti ki, bu uslu oğul
Hazreti ismail'dir, ismail Aleyhisselâm babasının yanında koşmak,
çalışmak çağına erdiği zaman, Hazreti İbrahim ona Allah için
yapılacak bir amel, bir tâat göstermek üzere:
-Ey yavrum!
dedi, ben seni düşümde görüyorum ki, ben seni boğazlıyorum. Artık
bak, ne görürsün, buna ne dersin, ne reyde bulunursun, diye
söyledi. Hazreti İbrahim, bu rüyayı Zilhicce ayının sekizinci,
dokuzuncu, onuncu yâni Terviye, Arefe, Nahir geceleri sıra ile üç
gece görmüştü. Peygamberlerin rüyası vahiy, tabirleri de vahiy
olduğundan Hazreti ibrahim böyle görmüş ve böyle tâbir etmiş ve
binaenaleyh böyle Vahiy almış olmakla bu, yerine getirilmesi vâcib
bir hak emir olmuş oluyordu. Bunun üzerine onu zorla yerine
getirmeye kalkışmayıp önce icra şeklini müşavere etmek üzere böyle
reyini sorarak tebliğ eyledi ki, bununla ilk önce onun itaat ve
bağlılık ile ecir ve sevaba erişmesini sağlamak istedi.
Düşünmeli ki bunu söylerken «ey yavrucuğum!» diye hitâb eden
bir babanın kalbinde ne yüksek bir Şefkat hissi çarpıyor ve ona ne
kadar büyük bir vazife aşkı, Allah sevgisi hâkim bulunuyordu.
Düşünmeli ve duymalı ki, bu ne büyük bir âfet, ne dehşetli bir ilâhî
imtihan idi.
İşte bunun böyle bir ilâhî emir olduğunu
anlayan ve Allah'ın sabredenlerle beraber olduğunu bilen o halim
oğul: -Ey babacığım!'dedi. Ne ile emrolunuyorsan yap. Beni
inşaallah sabredenlerden bulacaksın. Böyle ikisi de Allahü
Teâlâ'nın emrine nefislerini teslim ettikleri zaman Hazreti İbrahim,
oğlu İsmail Aleyhisselâm'ı tuttu şakağına yatırdı. Bunun üzerine
Allahü Teâlâ ona şöyle nida etti: -Ey ibrahim, rü'yâyı gerçekten
tasdik eyledin, sadâkatle yerine getirdin, gördüğün gibi inandın ve
azim ve sadâketle yerine getirdin.
Allahü Teâlâ böyle nida
edince, ne büyük bayram, ne tarife sığmaz bir neşe ve sevinç hâsıl
olduğunu izaha hacet yoktur. Zira Allahü Teâlâ muhsinlere böyle
mükâfat verir. Şüphesiz ki, Hazreti İbrahim'in bu oğlunu kurban
etmesi iği, elbette açık bir imtihandır. Bu imtihan Hazreti İbrahim
ve oğlunun en yüksek ihsan mertebesinde bulunan muhsinlerden
olduğuna hiç şüpheye mahal bırakmaz. Onun için onların o ihsanlarını
Allahü Teâlâ da mükâfat ile karşılayarak öyle nida etti ve ona büyük
bir kurbanlık fidye de verdi. Çünkü ibrahim Aleyhisselâm bir oğlu
olursa bunu Allah yolunda kurban edeceğini nezretmişti. Bu nezrini
sonra unutmuş, rüya bunu kendisine hatırlatmıştı. Onun için nida
olunduğu zaman rüya tahakkuk ettirilmiş olmakla beraber nezir yerini
bulmamış olduğundan bu fidye onu böyle nesih suretiyle tamamlamış ve
ayrıca bir nimet olmuştur. Hazreti îbrahime fidye olarak gönderilen
bu büyük kurbanın Cennetten gelme, beyaz veya alaca renkli, iri
gözlü bir koç olduğu rivayet edilmiştir.
İbn-i Abbas
radıyallahü anh'den rivayet edilen bir Hadîs-i Şerifinde
Peygamberimiz Aleyhisselâm şöyle buyurmaktadır: Kadınların uzun
etekli elbise kullanmaları İsmail'in anası Hâcer tarafından konulmuş
bir âdettir. Hâcer, ortağı Sâre'den izini gizlemek için uzun eteklik
giymiş idi. İbrahim Hâcer ile evlenip ismail doğduktan sonra
emzirmekte olduğu bu oğluyla birlikte Sâre'nin taarruzundan korunmak
için Şam'dan çıkıp Mekke'ye geldi. Nihayet Hâcer ile ismail'i
Mescid-i Haram'ın bugün bulunduğu yerin ve Mescidin yüksek bir
mahallindeki Zemzem kuyusunun yukarısında büyük bir ağacın yanına
bıraktı. O tarihte Mekke'de hiç bir kimse yoktu. Hattâ içecek su da
yoktu, işte İbrahim bu ana ve oğulu buraya bıraktı. Yanlarına içi
hurma dolu meşin bir dağarcık, içi su dolu bir kırba bıraktı. Sonra
İbrahim kendi Şam'a gitmek üzere döndü, İsmail'in anası Hâcer de
peşi sıra onu takip ederek:
-Ey İbrahim, bizi bu vadide
bırakıp da nereye gidiyorsun? öyle bir vadi ki, ne görüp görüşecek
var, ne başka bir hayat eseri var, dedi. Hâcer bu sözlerini
tekrarladıysa da ibrahim ona dönüp bakmadı. Nihayet Hâcer
kendisine: -Bizi buraya bırakmayı sana Allah mı emretti? diye
sordu, İbrahim: -Evet, Allah emretti! diye cevap verdi. Bunun
üzerine Hâcer:
-öyle ise Allah bize yetişir, O bizi korur,
terketmez! dedi. Sonra Kabe'nin yerine döndü, İbrahim de ayrılıp
gitti. Tâ Mekke'nin üstündeki Seniyye mevkiinde görülmeyecek bir
yerde bulununca, yüzünü Kabe'ye döndürdü. Sonra ellerini
kaldırarak şu kelimelerle dua ederek:
-Rabbim! Zürriyetimden
bir kısmını (ismail ile onun soyunu) ekin bitmez bir vadide Sen'in,
taarruzu haram olan, Beyt'inin yanında iskân ettim, insanlardan bir
kısım kimseleri, namaz kılmak için zürriyetimin bulunduğu yere doğru
meylettirip heveslendir. Ve onları her nevî meyvelerden rızıklandır.
Böylece Sana şükrederler! dedi. Artık ismail'in anası, oğlu
ismail'i emziriyor ve kendisi kırbadaki sudan içiyordu.
Nihayet kırbadaki su bitince hem Hâcer, hem de çocuğu
susadılar. Hâcer çocuğun susuzluktan toprak üzerinde sızlanarak
yuvarlandığına bakmaya " başladı. Fakattt çocuğun bu elîm haline
bakmaktan fenâlaşarak onun yanından- kalkıp biraz öteye gitti. Ve o
mıntıkada Kabe'ye en yakın dağ olarak Safa tepesini buldu ve onun
üzerine çıktı. Sonra vadiye karşı durup bir kimse görebilir miyim?
diye bakmaya başladı. Fakat hiç bir kimse göremiyordu. Bu defa Safa
tepesinden indi. Vadiye varınca ayağına dokunmaması için entarisinin
eteğini topladı. Sonra müşkil bir işle karşılaşan bir insan azmiyle
koştu. Nihayet vadiyi geçti. Sonra Merve mevkiine indi. Orada da
biraz durdu ve bir kimse görebilir miyim? diye baktı. Fakat hiç bir
kimse göremedi. Hâcer bu şekilde Safa ile Merve arasında yedi defa
gitti, geldi.
Peygamberimiz Aleyhisselâm «bunun için hacılar
Safa ile Merve arasında koşarlar» buyurmuştur. Hâcer son defa
Merve üzerine çıktığında bir ses işitti ve kendisi nefsine
hitâbederek: -Sus, iyice dinle! dedi. Sonra dikkatle dinledi. Bu
sesi önceki şekilde bir daha işitti;
Bunun üzerine
Hâcer: -Ey ses sahibi, sesini duyurdun!. Eğer sen bize yardım
etmek kudretine sahip isen, bize yardım et! dedi. Ve böyle der demez
hemen Zemzem kuyusunun yerinde bir melek (Cibril) göründü. O melek
ayağının topuğu ile yahut kanadıyla yeri kazıyordu. Nihayet su
göründü.
Su başka tarafa akmasın diye Hâcer hemen suyu
çevirdi, havuz gibi yaptı. Hâcer hem eliyle öyle yapıyordu. Bir
taraftan da kırbasını doldurmaya devam ediyordu. Su ise avuç avuç
alındıktan sonra yerinde kaynıyordu.
Peygamberimiz
Aleyhisselâm: «Allah ismail'in anası Hâcer'e rahmet etsin! O,
Zemzem'i kendi haline bıraksaydı da suyu avuçlamasaydı, muhakkak
Zemzem akar bir ırmak olurdu» buyurmuştur. Hâcer bu sudan içti.
Çocuğuna süt olup emzirdi.
Melek Hâcer'e dedi ki: -Zayi
ve helak oluruz diye sakın korkmayınız! İşte şurası Beytullah'ın
yeridir. O Beyti şu çocukla babası yapacaktır. Muhakkak ki, Allah, o
işin ehlini zayi etmez. Beyt-i Haram'm mahalli tepe gibi olup yerden
yüksekçe idi, uzun zaman seller sağını solunu kazıp götürmüştü.
Hâcer bu suretle yaşarken günün birinde Cürhüm'den bir
cemâat uğradı. Bunlar Kedâ yoluyla gelip Mekke'nin alt tarafına
indiler. Cürhümîler oraya bir kuşun gelip gittiğini görmüşlerdi de:
-Hiç şüphesiz şu kuş bir suyun başında döner dolaşır.
Halbuki biz de bu vadide su olmadığını biliyorduk! demişlerdi ve
anlamak için çevik bir, yahut iki kişi göndermişlerdi. Onlar orada
su bulunduğunu anlayınca dönüp gelmişler, su olduğunu haber
vermişlerdi Bunun üzerine Cürhümîler Mekke mevkiine gelmişlerdir.
Cürhümîler geldiği zaman ismail'in anası da su başında idi.
Cürhümîler ona: -Bizim de gelip şuraya senin civarına
inmemize müsaade eder misiniz? dediler. O da: -Evet,
inebilirsiniz. Bu sudan da kullanabilirsiniz. Şu kadar ki, bu suda
mülkiyet iddia edemezsiniz, onun mülkiyet hakkı bana aittir,
dedi. onlar da Hâcer'i tasdik ettiler.
Ünsiyete muhtaç
olduğu bir sırada Cürhümîlerin bu gelişi Hâcer'in arzusuna muvafık
oldu. Cürhümîlerin asıl kalabalık kısmına da haber gönderdiler.
Onlar da gelip kondular. Ev, bark, yaptılar. Nihayet Mekke'nin
bulunduğu yer medenî bir mamure hâline gelmeye başlamıştı. Hâcer'in
oğlu İsmail yiğitlik ve gençlik çağına girmişti. Cürhümîlerden
arapça öğrenmişti. Artık İsmail gençlik çağında Cürhümîler arasında
en sevimli bir Sîmâ olmuştu. Onun asaleti, güzel durumu Cürhümîleri
hayret içerisinde bırakmıştı. Bu cihetle ismail buluğ devresine
erişince Cürhümîler kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Hayatın
bu mesud safhası devam ederken günün birinde İsmail'in anası öldü.
Hâcer doksan yaşına girmişti, ölünce Hıcr'e defnolundu,
İsmail evlendikten sonra İbrahim bırakıp gittiği oğlunu ve
hanımını arayarak görmeye geldi, İsmail o sıra evde yoktu, İsmail'in
hanımına sordu.
O da: -Rızkımızı tedarik etmek için
çıktı, gitti diye cevap verdi. Sonra ibrahim: -Geçiminiz, hâl ve
şânınız nasıldır? diye sordu, İsmail'in ailesi: -Şiddetli darlık
içindeyiz. Gayet fena bir hâldeyiz! diye şikâyetçi oldu. ibrahim:
-Kocan geldiği zaman benden selâm söyle ve ona şöyle de,
kapısının eşiğinin basamağını değiştirsin!.
İsmail
geldiğinde babasının gelip gittiğini, evin içerisinde duyduğu güzel
bir koku gibi bazı emarelerden anlar gibi oldu da
ailesine: -Evimize gelen oldu mu? diye sordu. O da: -Evet,
şöyle şöyle bir surette yaşlı bir adam geldi. Bana seni sordu. Cevap
verdim. Geçimimizi sordu. Ben de şiddetli darlık "içinde
bulunduğumuzu söyledim! dedi.
Bunun üzerine İsmail: -Sana
bir vasiyyet ve bir söz bıraktı mı? diye sordu. Hanımı da: -Evet,
bana, sana selâm söylememi ve "kapının basamağını değiştir!" dememi
tenbih etti, dedi.
Sonra İsmail ailesine: -O gelen ihtiyar
babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailenizin
evine gidebilirsin! dedi. Ve ondan ayrılarak Cürhümîlerden başka bir
kadınla evlendi
İbrahim, Allah'ın dilediği bir müddet kadar
uzaklaştı da sonra geldi. Yine evde İsmail'i bulamadı, İsmail'in
hanımının yanına gitti. Ona da ismail'i sordu. O da rızkımızı temin
etmeye gitti, diye cevap verdi.
İbrahim: -Nasılsınız,
geçiminiz, hal ve şânınız iyi midir? diye sordu. O da: -Biz
hayır, saadet ve bolluk içerisindeyiz! diyerek Allah'a hamd ve sena
etti. İbrahim yine: -Ne yiyip, ne içiyorsunuz? diye sordu,
İsmail'in hanımı: -Et yiyoruz, su içiyoruz, dedi. İbrahim
Peygamber de: -Ey Rabbim! Bunların etlerini ve sularını mübarek
kıl, bereket ve bahtiyarlık ihsan eyle! diye duada bulundu.
İbrahim zamanında Mekke civarında hububat bilinen bir şey
değildi. Av etiyle gıda temin edilirdi. Eğer o tarihlerde ve
oralarda hububat bilinmiş olsaydı, İbrahim (A.S.) hububat hakkında
dua ederdi, İbrahim (A.S.)'ın bu duası bereketiyledir ki, et ile su
Mekke'den başka yerlerde o sıcak muhitte Mekke'deki kadar hiç bir
kimsenin sıhhatine uygun düşmez.
İbrahim Peygamber gelinine:
-Kocan geldiği zaman ona selâm söyle ve ona kapısının eşiğini
güzel-tutsun! diye emreylediğimi söyle, dedi. Sonra İbrahim (A.S.)
Şam'a dönmüştür, İsmail eve gelince:
-Evimize gelen oldu mu?
diye sordu. Ailesi: -Evet, güzel yüzlü bir ihtiyar geldi, diye
İbrahim'i meth ü sena etti. Sonra seni sordu. Ben de rızkımızı temin
etmeye gitti, dedim. Geçiminiz nasıldır? dedi. Ben de, hayır ve
saadet içerisindeyiz! diye cevap verdim.
Sonra
İsmail: -Sana bir şey vasiyyet etti mi? diye sordu. Ailesi
de: -Evet, o muhterem ihtiyar sana selâm söyledi ve kapının
eşiğini iyi tutmanı emreyledi, dedi. Bunun üzerine İsmail
ailesine: -İşte o gelen babamdır. Sen de evimizin şerefli
eşiğisin! Babam bana seni hoş tutmamı, iyi geçinmemi emretmiştir,
dedi.
Sonra İbrahim (A.S.) bir müddet daha oğlundan ve
ailesinden uzakta yaşadı. Ondan sonra Mekke'ye geldi. O sırada
İsmail Zemzem kuyusunun yakınında büyük bir ağacın altında okunu
yontup düzeltmekle meşguldü, İsmail babasını görünce hemen kalkıp
babasına karşı vardı. Uzun zaman biribirine hasret olan bir babanın
oğluna, bir oğlun da babasına karşı mutad olan sarılmalar ve el,
yüz, göz öpmelerde bulundular.
Sonra İbrahim (A.S.): -Ey
İsmail! Allahü Teâlâ bana büyük bir iş emretti! dedi. İsmail de:
-Babacığım! Rabbin ne emrettiyse o emri yerine getir! dedi.
İbrahim (A.S.): -Fakat bu işte sen bana yardım edeceksin! dedi.
İsmail: -Babacığım, ben sana her veçhile yardım ederim! dedi.
İbrahim (A.S.):
-Allahü Teâlâ burada bir beyt yapmamı
emretti! diye etrafından yüksekçe bir tepeye işaret etti. İbrahim
ile İsmail işte orada Kabe'nin temellerini kurup duvarlarını
yükselttiler, İsmail taş getirirdi, İbrahim de bina ederdi. Nihayet
Beytin binası ilerleyip duvarları yükseldiğinde İsmail bugün ziyaret
edilen malûm taşı getirdi, babası İbrahim onu ayağının altına iskele
olarak koydu. Üzerinde inşaata devam etti. İbrahim yapar, İsmail de
taş verirdi., İnşaat tamam olduktan sonra baba, oğul:
-Ey
Rabbimiz! Yaptığımız şu beyti tarafımızdan takdim edilen kulluk
armağanı olarak kabul buyur! Rabbimiz, muhakkak sen dualarımızı çok
iyi işitir, niyetlerimizdeki ihlâsı kesin olarak bilirsin! diye dua
etmişlerdir.
Allah'ın âleminde Kabe'den daha şerefli bir
bina yoktur. Çünkü onun inişini emreden âlemlerin Rabbi olan Allahü
Teâlâ'dır, Bu emri tebliğ ve plânını tarif eden Cebrail
Aleyhisselâm, yapıcısı Hazreti İbrahim, yardımcısı da Hazreti İsmail
peygamberlerdir.
İbrahim Aleyhisselâm Kabe'nin inşâsını
bitirdikten sonra Hazreti Cibril gelmiş ve hac farizasının nasıl
yapılacağını bütün şekilleriyle Hazreti İbrahim'e öğretmiştir. Sonra
İbrahim Aleyhisselâm Kur'an'da «Makâm-ı İbrahim» diye anılan ve
namaz kılınan mübarek makamdan:
-Ey insanlar, Rabbinizin
beytini ziyarete davetlisiniz, icabet ediniz! diye ilân etmiştir. Ve
Hazreti İsmail ile beraber bütün hac mevkıflerinde durup hac
menâsikini yerine getirmiş, sonra dönüp Sâre'nin yanına gitmiştir.
Bir hac mevsiminde de Sâre ile beraber Beyt-i Makdis'ten gelerek hac
etmişler ve sonra Şam'a gidip orada vefat etmişlerdir. Hazreti
İbrahim vefat ettiğinde iki yüz yaşında bulunuyordu. Nâşı Kudüs
mülhakatından itabının kasabasında bir mağaraya defnolunmuştur ki,
bugün mezkûr kasaba kendi adına izafetle «Halîlü'r Rahman» ismiyle
anılır. |