|
Öğrenci; -Hocam,diye sormuş.İnsan,maymunun gelişmiş
şeklidir''diyorlar.Ne dersiniz? Seyid Ahmet Arvasi cevap vermiş. -O
mantığa göre çınar ağacı da maydanozun gelişmiş
şeklidir.
--------------------------------------------------------------------------------
Yahya
Kemal'a "Ankara'nın en çok hangi tarafını seviyorsunuz" diye sorduklarında
şu cevabı vermiş: -İstanbul'a dönüşünü.
--------------------------------------------------------------------------------
Lokman
Hekim'e: -Hastalarımıza ne yedirelim?diye sorduklarında,şu cevabı
vermiş: -Acı söz yedirmeyin de,ne yedirirseniz
olur.
--------------------------------------------------------------------------------
Sokrat
ölüme mahkum edildiğinde esi: -Haksiz yere öldürülüyorsun diye ağlamaya
başlayınca, Sokrat: -Ne yani, bir de hakli yere mi öldürülseydim?.
--------------------------------------------------------------------------------
Bir
filozofa sormuşlar: -Sansa inanır misiniz? -Evet, yoksa sevmediğim
insanların basarisini neyle açıklardım.
--------------------------------------------------------------------------------
Bir
toplantıda bir genç M.Akif'i küçük düşürmek için: -Affedersiniz, siz
veteriner misiniz? M.Akif hiç istifini bozmadan cevaplamış: -Evet,
bir yeriniz mi ağrıyordu?
--------------------------------------------------------------------------------
Dünya
nimetlerine önem vermeyen yasayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen,
bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan
kibirli bir adamla karsılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek
olanaksızdır. Mağrur zengin, filozofa: -Ben bir serserinin önünde
kenara çekilmem. Bunun üzerine Diyojen kenara çekilerek,gayet sakin su
karşılığı verir: -Ben çekilirim.
--------------------------------------------------------------------------------
Kulaklarının
büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri: -Efendim,kulaklarınız
bir insan için büyük değil mi? Galile cevaplamış: -Doğru,benim
kulaklarım bir insan için büyük ama,seninkiler bir eşek için fazla küçük
sayılmaz mi?
--------------------------------------------------------------------------------
Bir
Fransız yazar,Mehmet Akif'e: -Kadınlarınızı evden çıkartmadığınız doğru
mu?diye sorduğunda Akif: -Daha önceleri öyleydi,karşılığını vermiş.
Fakat şimdi dışarı çıkarttık ve bir türlü içeri sokamıyoruz.
--------------------------------------------------------------------------------
Komedyen
Eddie Cortar'a, -Hastalanınca ne yapmak gerekir?diye
sorulduğunda: -Mutlaka doktora gidin demiş. Zira doktorun yaşaması
gerek.Verdiği ilacıda alın, çünkü eczanecinin de yaşaması gerek. Fakat
ilaçları sakın içmeye kalkmayın, zira sizinde yaşamanız gerek..
--------------------------------------------------------------------------------
Öğretmen,
Biyoloji dersinde, öğrencisine: -Söyle bakalım, demiş. En son hangi
dişler çıkar? Çocuk, düşünmeden cevap vermiş: -Takma dişler
öğretmenim.
--------------------------------------------------------------------------------
Zengin
bir adam, İslam büyüklerinden birine: -Bin altınım var, size versem ne
dersiniz? diye sorduğunda, şu cevabı almış: -Verirsen, senin için iyi
olur. Vermezsen de benim için.
--------------------------------------------------------------------------------
Yahya
Kemal'a "Ankara'nın en çok hangi tarafını seviyorsunuz" diye sorduklarında
şu cevabı vermiş: -İstanbul'a dönüşünü.
Ünlülerden Anılar
Kandemir Konuk'un kitabindan alinip
kendi agziyla anlattigi anılar!!
AYDEMİR AKBAŞ
" Gülriz
Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosunda Haldun Taner'in "Zilli Zarife" adlı
oyununu oynuyorduk. Ben rol gereği salonun arkasından gelip sahneye
çıkıyordum...
Bir gece Bakırköy Akıl Hastanesi hastalarına
oynarken yine arka kapıdan salona girdim. İçerisi tıklım tıklım akıl
hastalarıyla doluydu.
Sıram gelince yine her zamanki gibi salondan
sahneye çıkmak için yürüdüm. Yürüdüm diyorum ama, yürüyemedim. Yolun
kenarındaki koltukta oturan bir hasta ceketime yapışmış bırakmıyordu.
Asıldım, zorlandım, imkansız... Bir türlü kurtaramıyorum. Sonunda
eğildim:
- Bırak beni, bırak sahneye çıkıcam, dedim.
Akıl
hastası büsbütün belime sarılıp bağırdı:
- Olmaaaz... Buradan
seyret! Hemşire Hanım tembih etti, sahneye çıkmak yook!..
O beni
deli sanmış bırakmıyor ben de deli gibi kendi kendime gülüyordum.. "
-------------------------------------------------------------------------------- HALİT
AKÇATEPE
" Tiyatrocu arkadaşlarla Ankara Gençlik Parkındaki bir çay
bahçesinde oturuyorduk. Bir yere telefon etmem gerektiği için ikide bir
kalkıp karşıdaki genel telefona gidiyor fakat, telefondan ses gelmediği
için tekrar gelip yerime oturuyordum... Gide gele iyice yorulmuş ve
sinirlenmiştim... Sonunda garsona seslendim:
- Kardeşim bir de sen
baksana, şu telefondan bir ses geliyor mu ?
- Peki Halit Ağabey,
gidip bakayım.
Garson koştu telefonun yanına gitti, ahizeyi
kaldırmadan, evet, hiç elini bile sürmeden telefona kulağını dayadı
dinledi, dinledi, sonra oradan bana bağırdı:
- Yoo, hiç ses
gelmiyor ! "
-------------------------------------------------------------------------------- MUSTAFA
ALABORA
" Müjdat ( Gezen ) ve ben eşlerimizden ayrılmıştık. Müjdat
yalnız yaşıyordu. Ben de bir müddet onun evinde kaldım. İşte bu dönemde
bir akşam ben mutfakta çoban salatası yaparken telefon çaldı. Müjdat açtı,
kısa bir konuşma yapıp kapattı ve yanıma geldi.
- Mustafa,
salataya sakın soğan koyma!..
- Niye?..
- Şimdi
tanımadığım bir kadın telefon etti, yanında bir kadın daha varmış, bize
oturmaya gelmek istiyorlarmış...
İkimiz de bekardık ve iki tane
tanımadığımız kadın kendilerinden coşmuş, gelmek istiyorlardı... Eee,
Müjdat haklıydı tabi, salataya soğan koymamak gerekirdi...
Neyse,
kısa bir süre geçti. Ben diğer yemeklerle ilgileniyorum. Birden kapı
çaldı. Ben mutfakta olduğum için Müjdat kapıya gitti... Ve kapıyı açar
açmaz, bana ordan seslendi:
- Mustafaa...
- Efendim?..
- Salataya soğan koyabilirsin!..
Haklıydı Müjdat, çünkü
gelen kadınlar çok çirkindi!... "
----------------------------
SADRİ
ALIŞIK
" Çok eski seneler, fazla çalışılan, peşpeşe film çevrilen
günler... Birisi hayli zamandır beni arayıp, mutlaka bir randevu
istiyormuş... Ne konuda görüşeceğini de söylemiyormuş. Bayağı merak ettim.
Sonunda buluştuk... Orta yaşın üstünde efendiden bir adam. Çay kahve
içildi hemen konuya geçildi:
- Sadri Bey, dedi adam, beni sizi çok
severim.
- Sağ olun, teşekkür ederim.
- Siz hayatı bilen
olgun bir sanatçısınız.
- Eksik olmayın efendim.
- Sizin
yardımsever bir insan olduğunuzu da duydum noolr bana yardım edin.
- Nasıl bir yardım istiyorsunuz?
Adam şöyle derin bir
soluk alıp anlatmaya başladı :
- Sadri Bey, benim bir oğlum var,
17-18 yaşlarında... Bu çocuğu ancak siz kurtarırsınız.
Ben tabii
afallayıp sordum:
- Nerden kurtarıcam nasıl kurtarıcam oğlunuzu ?
Adam yine bir soluk alıp devam etti:
- Sadri Bey, bu benim
oğlan ilkokulu zar zor bitirdi. Ortaokuldan belge aldı. Ben de bunu meslek
öğrensin diye kunduracının yanına verdim. Bir ay sonra kavga edip ordan
ayrıldı. Sonra ben bunu elektrikçinin yanına verdim, orda da durmadı.
Kahvede çalıştı, derken içkiye sigaraya başladı. Kahveciyi dövüp işten
ayrıldı. Kısacası bir baltaya sap olamadı. Bari artist olsun diye size
geldim Sadri Bey... "
-------------------------------------------------------------------------------- ŞEVKET
ALTUĞ
(1) " Yıllar önce bir Karadeniz kasabasında turnedeydik.
Oyunun ertesi günü otelden çıkıp biraz hava almak istedim. Eşim Jale de
'Gelirken bana bir naneli ciklet al' dedi...
Bakkala girdim.
- Bir naneli ciklet istiyorum, dedim.
Bakkal,
şekerli-çikolatalı acaip bir şeker verdi.
- Naneli yok mu diye
sordum. Bakkal şöyle dik dik yüzüme baktı. Sonra da ağır ağır konuştu:
- Ha buni naneli niyetine çiğne daa!
Ben de Karadenizli
olduğum için kızamadım tabii. Otele kadar kendi kendime güldüm..."
(2) " 60'lı yıllarda tiyatro ile Anadolu'da geziyoruz. Bir gün bir
otele gittik. Ben, gösterilen odaya çıktım. Yastığa baktım, yatılacak gibi
değil. Daha önce bir başkasının yattığı belliydi. Yastıkta, çarşafta
saçlar kıllar vardı.
Sinirlendim, hemen aşağıya indim.
-
Lütfen o yatağın yastığını, çarşafını değiştirin, çünkü benden önce
başkası yatmış, dedim.
Otelci şöyle yanıtladı beni:
- Yahu
kardeşim, senden önce yatan da Müslüman, ne olacak yani!... "
-------------------------------------------------------------------------------- CÜNEYT
ARKIN
" Filmlerdeki tehlikeli sahneleri, özellikle tarihi
filmlerdeki sahneleri, bir Kazak sirkinde çalışırken öğrendim. Bu yüzden,
filmlerimde düblor kullanmadım. Fakat atlı sahnelerde ordan burdan
bulduğumuz araba atlarıyla çekimlerde bir hayli kaza atlattığım için,
artık yarıştırılmayan bir İngiliz yarış atı satın aldım.
Polenez
köy'de rahmetli Süreyya Duru ile Malkoçoğlu'nu çekiyoruz. Atın bir huyu
vardı, ne kadar eğitilse de boş kaldığı anda ahıra doğru koşuyordu.
Süreyya Beye rica ettim ahırın aksi yönüne doğru koşturayım diye,
ama görüntünün önemini kastederek ahır istikametine koşmamı istedi. Çekim
başladı benim at deliler gibi koşuyor. Dizginlere asılmama rağmen fırtına
gibi gidiyor. Kamera açısından çıktığımız halde ben atı durduramıyorum.
120 ile giden bir araba gibi gidiyoruz. Çekim durdu ama, bizim durmamız
mümkün değil. Derken tam kavşağı dönüyorduk, baktım karşı istikametten bir
araba hızla üzerimize geliyor. Araba da çok süratli biz de. Bir an şöför
mahalinde oturan yaşlı adamın dehşetle açılmış gözlerini gördüm. Vee. biz
o sıçrayışla arabanın üzerinden aştık. Araba bizim altımızdan geçti.
Altımdaki yarış atı olduğu için kolaylıkla engel aşan bir at. Tam
anlamıyla filmlerdeki gibi bir sahne! At hızını kesemeden doğru ahıra
gitti. Ve telaşla aynı yere geri dönüyoruz. Ben merak içindeyim acaba bir
kaza oldu mu diye, ne oldu diye. Olay yerine geldik, baktım araba durmuş
içinden yaşlıca bir bey ve hanımı inmişler yol kenarında oturuyorlar. Adam
bembeyaz olmuş tirtir titriyor. Ve söyleniyor :
- Bundan sonra bir
daha içki içmiycem! Artık hayal görmeye başladım! "
|